Alıntı İ. KARACALAR ‘dan…

lat. Musica,   yun. Musike,   fr. Musique   ita. Musica,   ing. Music,   alm. Musik,   ar. Musıkî

Duygu, düşünce ve imgeleri tek sesli ya da çok sesli olarak anlatma sanatı. Bu biçimde düzenlenmiş seslerden oluşan yapıtların okunması ya da çalınması.

Müzikle ilgili ilk veriler İlkçağa kadar uzanır. Müzikle uğraşanları; makam, derece notalama, biçim, armoni gibi müzik öğelerini; müzik araçlarını; yapıt türlerini, formlarını; müziğin dünya coğrafyası üzerindeki yayılma, gelişme ve etkileme sürecini, özetle müziğin tarihini irdeleyen ve inceleyen bilim dalına müzikbilim (fr. Musicologie,   ing. Musicology) denir.

Bu bilim dalının elindeki en eski veriler ( ikonografi ) kabartmalar, gravürler ve resimlerdir. İlk teksesli ve lirik müzik yapıtlarının ilâhiler ve kasideler olduğu bilinmektedir. Çoksesli müziğin ise, yeni bulgularla, yalnızca uygar toplumlara ait olmadığı tartışılmaktadır. 6. ve 8. yüzyılları kapsayan folklorun ve dinsel içerikli teksesli Gregoryan müziğin, ilk örneklerine Fransa ve Flaman ülkelerinde rastlanan dinsel ve din dışı çoksesli müziğin temelini oluşturduğu, bundan da notalı dram sanatının doğduğu sonucuna varılmaktadır. Bu gelişme içinde, 15. ve 16. yüzyılda, çalgıların da çoksesli müzikte kullanılmaya başlandığı görülmektedir.

Böylece, ortaçağın Mister oyunlarından, yine 15. ve 16. yüzyıllarda kutsal dramlar doğmuş olmaktadır. 17. yüzyıldan sonra ise, orkestra müziğinin kişilik kazandığı, daha sonraki yüzyıllarda da müziğin değişik anlatım özellikleri ve biçimler edindiği izlenmektedir. MS 480-524 yılları arasında yaşayan Boethius, çalınan ve söylenen müzik yapıtlarını yazıya dönüştürmeyi ilk düşünenlerden biridir. Bu amaçla, seslere harfler vermeyi tasarlamış, İngilizlerin ve Almanların bugün de kullandıkları, “la” sesiyle başlayan gamı, şöyle harflendirmişti: A (la), B (si), C (do),  D (re), E (mi), F (fa), G (sol).

Ancak, yalnızca notaların adlarını anımsatmaya yarayan harfler, bir yapıtın bütünüyle okunmasını sağlamadığından, birtakım işaretlerden yararlanma yolları arandı ve sonuçta adına neuma denilen işaretler bulundu. Ne var ki, bunlar da yetersizdi. Çünkü, neuma ’larda yalnız, ezgilerin başlangıç noktaları saptanabiliyordu. Bir çizgi üzerinde belirtilen bu ilk ses, unutulan bir ezgiyi hatırlatmaya yarıyor, fakat o ezgiyi bilmeyen biri için, hiçbir anlam taşımıyordu. Neumaların yetersizliğini ortadan kaldırmak için, çizgi önce ikiye, sonra üçe, dörde sonuçta beşe çıkarılarak, bugünkü dizek (porte) bulunmuş oldu. Porteyi oluşturan çizgiler ve aralıkları, üzerindeki notaya adını verdiğinden, sesler okunabiliyordu. Bu aşamadan sonra, notalara harflerden başka adlar vermek gereği belirdi. Bunu da Guido d’Arreza (Arrezo’lu Guido) çözümledi ve bir ilâhinin dize başlarındaki ilk heceleri, notalara ad olarak verdi;

Ut queant laxis

Resonare fibris

Mira gestorum

Famuli tuorum

Solve poluti

Labii reatum

Sante Johannes

“ Ut ” sözcüğünün kapalı hece olması, uzatılamaması ve söylenişindeki sertliği ortadan kaldırmak için de Giovanni Maria Bononcini (1642-1678) bu heceyi tersine çevirerek, “do” söylenişiyle kullandı.Boethius’un notalama çabaları sürerken, kilise, müziği titizlikle ele alıyor, yabancı öğelerin kilise müziğine sızmamasına çalışıyordu. Papa I. Gregorius (540-604), ileride kendi adıyla anılacak, sekiz perdeli bir gam kullanarak, dinsel törenlerde okunacak ilâhilerde birlik sağlamayı başarıyordu.

Bugün de Gregoryen müzik adıyla anılan bu teksesli ezgiler, Roma’dan bütün dünya kiliselerine ulaştırılıyordu. Alcuin (725-804) Hucbald (840-930) ve Hoger, gerek müzik yazısını, gerek tekseslilik düzenini daha ileriye götüren kuramsal çalışmalarıyla, çoksesli müziğin öncüleri oluyorlardı. Böylece, kilisede başlayan gelişme, dindışı müziğe de geçmiş oluyordu. Haçlı seferleriyle Yakındoğu’yu tanımak fırsatını bulan Avrupa, oralardan dönenler sayesinde yeni çalgılar, yeni ezgiler öğrenmeye, gezginci ozanlar trubadurların ağzından yeni renkler, yeni havalar kapmaya başlamışlardı.

Adam de la Halle (1220-1278), Philippe de Vitry (1285-1316), guillaume de Machaut (1300-1377), Francesco Landino (1320-1397), John Dunstable (1370-1453), Guillaume Dufay (1400-1474), Gilles Binchois (1400-1460), Johannes Okeghem (1430-1495), Martin Luther (1483-1546), Jacob Obrecht (1450-1505), Josquin des Pres (1450-1521), adrian Willaert (1480-1562), Clement Janequin (1485-1560), Pierluigi da Palestrina (1524-1594), Jean Sweeklinck (1562-1621), Gesualdo da Venosa (1560-1612)… gibi bestecilerin elinde gelişen müzik kuralları, o çağların en yaygın çalgısı olan org için yazılan yapıtlar, 17. yüzyılın ikinci yarısında beliren Arsnova akımının temelini oluşturdu. Madrigal, virginal, chanson, lied gibi müzik türlerinin kilise etkisiyle yayılmasından sonra, 17. yüzyılda, opera ve oratoryo gelişti. Claudio Monteverdi (1567-1643), Pietro Cavalli (1602-1676), Marc Antonio Cesti (1618-16699, Alessandro Scarlatti (1658-1725), operanın İtalya’daki öncüleri oldular.

Önceleri opera gibi dekor, kostüm ve bale öğelerinin desteğiyle seslendirilen oratoryoyu, bağımsız bir ses yapıtı haline dönüştüren ise Giacomo Carissimi (1605-1674) oldu. 17. yüzyılda, kilise dışı müzikle birlikte, çalgılar da gelişmeye başladı. Klavsen, org, lavta, lir, viyel ve birkaç vurma, birkaç da üfleme çalgı, yine o dönemin en yaygın müzik türü olan suit in icrasında kullanılırdı. Süitin bölümlerini oluşturan allamande, courante, sarabanda, gigue gibi danslar, lavta ve klavsen eşliğinde oynandığından, en gözde çalgılar onlardı. Süitin gelişmesi, sonat formunu doğurdu. İnsan sesi dışında, yalnızca çalgılar için yapıtlar verilmeye başlanınca da, çalgı yapımı gelişti.

İlk gelişen çalgı keman oldu. Guarneri, amati Stradivarius gibi ustaların elinde gelişen keman, virtüözlerinide berabekinde geliştirdi. Konçerto formu, kemanla birlikte değer kazandı. Tremolo, pizzicato, glissandao gibi tekniklere yatkın olan kemana besteciler de büyük ilgi gösterdiler. Kemanın yanı sıra, Anvers’te Ruskers ailesi klavseni geliştirdi. Klavsenin yerine daha güçlü ( forte ) bir çalgının gereğini duyan yapımcılar, 18. yüzyılın başlarında Piyanoyu ( Piano-Forte ) buldular ( 1709 Floransa – İtalya Bartolomeo Cristofori ). Londra, Paris, Roma, yapımları birbirinden farklı, ancak ses bakımından güçlü piyanoların, zevkle kullanıldığı, piyano için bestelenen yapıtların bir çığ gibi çoğaldığı kentler oldular.

Avrupa müziğini geriden izleyen Amerika, bu çağa, caz ( j&z – jazz ) müziğini tanıtarak girdi. Özellikle Amerikalı besteciler, cazı müziğin her türünde işleyerek, bu yönde özgün örnekler verdiler.

About these ads