Category: Kültür ve Edebiyat


TEK BAŞINALIK

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü biri

Ve hiçbir şey yapmamaya karar verdi

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü bir öteki

Ve yalnızlığının kuytuluğuna çekildi

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü bir üçüncü

Ve tek başına düşünmeyi sürdürdü

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü yüzbinler

Ve tek başınalıklarını sürdürdüler

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü milyonlar

Milyonlarcaydılar

 

Ve tek başınaydılar

Bu arada birileri

Onlar adına

Karar vermekteydi

 

Tek başına olduklarını sananlar

Topluca ortadan kaldırıldılar….

 

 Ataol Behramoğlu

Reklamlar

 

Allianoi Nedir?

 

Allianoi ‘nin küçük bir termal merkezi olduğu sanılmaktadır. Sıcak sudan bu dönemden itibaren yararlanılıyordu. Helenistik Çağ ‘a ait sadece birkaç arkeolojik ve nümizmatik eser ele geçmiş olmasına rağmen Allianoi merkez yerleşiminde Helenistik mimariye rastlanılmamıştır. Roma İmparatorluk Dönemi’nde ( İ.S. II. Yüzyıl ) kült merkezinde, Anadolu ‘nun pek çok merkezinde ve Pergamon ‘daki Asklepieionda olduğu gibi büyük bir bayındırlık faaliyeti yaşanmıştır. Kült merkezinde mevcut binaların büyük bir kısmı bu döneme aittir. Ilıcanın yanı sıra, köprüler, caddeler, sokaklar, insulalar, geçiş yapısı, propylon, ve nympheum bu dönemde planlanır…

  

 

 

Devamı için … ALLIANOI

 

  

 

Cazın Kökeni

Cazın Kökeni

Caz (Jazz daha da öncesi = J & Z ) müziği her ne kadar 1880′ lerde New Orleans’ta gelişmeye başladıysa da aslen kökeni Afrika’ dır. Sömürgenin yaygın olduğu dönemlerde Amerika’ya getirilen siyahlar buraya kendi kültürel müziklerini de getirmişlerdir. Burada köle olarak çalışırken tarlalarda söyledikleri şarkılar cazın temeli olmuş ve 1920’lerin başında New York, Los Angeles ve Chicago’da yapılan kayıtlarla son şeklini aldı. O zamanlar birçok değişik akım cazın ortaya çıkışında yol gösterici olmuştur. Bunlardan biri melodilerin ve akorların eşliğinde simgesel olarak özgürlüğe kavuşma çabalarıydı. Bu akım bugün doğaçlama olarak tanımladığımız olaya liderlik etmiştir. Bir diğeri ise, siyahi Amerikalıların yarattığı blues ve ragtime gibi müzik türleriydi.

Caz müziğinin neden ve nasıl Amerika’da ortaya çıktığını ve bu kadar farklı türde müziğin nasıl biraraya geldiğini anlayabilmek için, Afrikalıların kölelik Amerika’sındaki yaşamlarına göz atmamız gerekir. Afrikalı köleler Amerika’ya getirildikleri zaman yanlarına müzik aletlerini almalarına izin verilmemişti. Ama onlar müzikal zevklerini ve geleneklerini yanlarına almışlardı. Afrikalıların yüzyıllar önce yaptığı bu hareket, Avrupa müziğinin neden Afrika kökenli Amerikalılar tarafından çalındığında daha farklı duyulduğunu biraz da olsa anlamamıza yardımcı olabilir.

Örneğin bazı köleler Avrupa kökenli kilise müziklerini, yöresel müzikleri ve dans müziklerini kendi müzik zevk ve geleneklerine uyacak şekilde değiştirdiler. Onların çocukları da atalarının müzikteki bu davalarının peşinden gittiler. Böylelikle bu müziksel tercih nesilden nesile devam etti.

Caz Neden New Orleans ‘da Ortaya Çıktı?

Fransızlar 1718 yılında New Orleans’ a yerleşmeye başladılar ve 1719 yılında yüz kırk yedi siyah köle buraya getirildi. 1722 yılının başında New Orleans’ta kölelik tamamen yayılmamıştı, hala özgür siyahlar vardı. 1763 yılında Fransızlar Louisiana topraklarını İspanyollara hediye ettiler. Ancak 1769 yılına kadar İspanyolların kuralları bu topraklar üzerinde tam olarak geçerli olmadı. Daha sonrasında gelen İspanyol kurallarına rağmen, Fransızların dilleri ve gelenekleri hep ön plandaydı. 1801’de İspanyollar Louisiana’yı Fransızlara geri verdiler. Ancak İspanyolların koymuş olduğu kurallar, 1803′ te Louisiana Amerika Birleşik Devletleri tarafından Fransızların elinden alınana kadar, geçerliliğini sürdürdü.

İspanyolların bu topraklar üzerindeki etkisi bazı sosyolojik örneklerde göze çarpıyor. Örneğin o yıllarda farklı etnik gruplardan insanların birbirleriyle evlenmeleri Louisiana’da çok sık gerçekleşen bir olaydır. Ayrıca İspanyol kuralları çok sayıda kölenin özgür kalmasını sağlamış, bu da özgür siyahların sayılarının artmasına neden olmuştur. 1800′ lerin ortalarında siyah ve beyaz ırkın biraraya gelmesi, Avrupa ve Afrika geleneklerinin etkileşimlerine yol açmıştır. İki ırkın birleşmesinden oluşan bu yeni ırk Creole toplum olarak bilinir ve Creole’ler biraz Afrikalı biraz da Fransızdır.

New Orleans caz müziğinin ortaya çıkması için ideal bir yerdi. Mississippi Nehri’nin ağzının yakınında olan New Orleans Amerika için gelişmekte olan bir ticaret yoluydu ve bu nedenle o zamanlar ticaretin merkeziydi.

Nehir gemilerinden birisinde seyahat eden yolcuların canı sıkılmasın diye ilk kez konulan orkestranın yaptığı müziğin adı geminin sahiplerinin baş harflerinden oluşan J&Z kısaltması ile oluşuyordu. J&Z kısaltması sonrada Amerikan aksanında daha da değişime uğrayarak Jazz biçimine dönüştü ve öylece kaldı.

Ticari öneminin yanı sıra bir liman şehri olduğu için buraya dünyanın her yerinden insanlar geliyordu ve New Orleans günden güne kozmopolitik bir yerleşim merkezi şeklini alıyordu. Bu kadar renkli bir yerin eğlence hayatı da çok renkliydi. New Orleans’ta birçok bar vardı ve bu barlarda sık sık dans partileri yapılıyordu.

New Orleans’ taki bu yoğun eğlence hayatının sonucu olarak, bölgedeki müzisyenlere birçok iş imkânı doğuyordu. Bu dönemde canlı müziğe çok büyük bir istek vardı ve yeniliklere olan ihtiyaç devam ediyordu. Bu istek ve ihtiyaçlar müzisyenlerin yeni stiller yaratmalarına neden oldu. Müzisyenler değişik ve garip yaklaşımları harmanladılar, gözden geçirip yeniden düzenlediler. Bu gelişmeler cazın ortaya çıkışında büyük rol oynadı.

Caz Orkestralarının / Bandolarının Kökeni

O yıllarda orkestralar açık havada yapılan birçok aktivitede (piknik, spor etkinlikleri, politik konuşmalar) çalıyorlardı. Dans etmek 19.yüzyılın en popüler aktivitesiydi. Dans için orkestralar etkinliklerin öncesinde müzik yapmaya başlarlardı. Bandolar bu tür aktiviteler için tercih ediliyorlardı. Bandolarda üflemeli çalgılar (kornet, trombon vb.) haricinde sadece davul ve ziller yer alıyordu. Kapalı salonlarda yapılan aktivitelerde büyük orkestralara ihtiyaç duyulmuyordu. Bu tür yerler için "string band" denilen topluluklar seçiliyordu.

Bu topluluklarda, bandoların aksine üflemeli bir çalgının yanında gitar keman bas ve piyano bulunuyor ve vurmalı çalgılar yer almıyordu.

Amerikan iç savaşından önce New Orleans’ta bu tarz orkestralar vardı ancak savaşla birlikte bu orkestraların sayıları arttı. New Orleans ve çevresinde otuza yakın orkestra vardı. Bu orkestralar askeri marşların ve yurtseverlikle ilgili şarkıların çalındığı konserler veriyorlardı. Bu dönemde, gerek Brass Band’lerin gerek te String Band’lerin varlığı New Orleans’ ın orkestral gelenekleri için uyarıcı bir unsur olmuştur.

Ragtime

1800’lerin sonunda ragtime New Orleans’ta çok popülerdi. Rag kelimesi askeri marşların ve Afro-Amerikan banjo müziğinden alınmış ritimlerin bir arada kullanıldığı müzik türü anlamına gelir. Genellikle ragtime ilk olarak 1890’larda görülen, piyano için yazılmış müziklere verilen isimdir. Bu tarzın en önemli sanatçısı Scott Joplin’dir(1868-1917). Ragtime terimi sadece piyano için yazılan bir müzik olmanın dışında müziğe giriş devrini tanımlamakta da kullanılır.

Örneğin, 1890-1920 yılları arasında New Orleans’ta ragtime piyanistlerinin yanısıra ragtime orkestraları, ragtime şarkıcıları ve banjo ile ragtime yapan müzisyenler vardı. Bugün caz müzisyeni olarak adlandırdığımız müzisyenlerin birçoğu, o zamanlar kendilerini ragtime müzisyeni olarak tanıtıyorlardı. Bu yüzden bazı müzikologlar ragtime’ın ilk caz stili olduğunu düşünürler. Tutucu görüşlere göre ise, ragtime bir caz stili değildir. Sadece biraz doğaçlama içerir ve cazın swing duygusundan oldukça uzaktır. Bununla beraber ragtime’ın cazın habercisi olduğunu söylemek kaçınılmazdır…

Cazın Dansla İlişkisi

Cazın New Orleans’ta çok popüler olan rag ve blues’dan türediği çok sıradan bir düşüncedir. 1905-1915 yılları arasında ortaya çıkan grupları caz grubu olarak kabul edersek, New Orleans’lı bandoların repertuarlarının çok az bir bölümü rag tarzındaydı ve on iki barlık blues parçaları beklenildiği kadar yaygın değildi. Diğer taraftan caz repertuarları hakkında mevcut olan düşüncelerimiz ilk caz müzisyenlerinin müziğini yansıtmamaktadır.

Bugün yapılan caz müziğinin aksine; cazın ilk dönemlerinde insanlar cazı dans etmek için tercih ediyorlardı, sadece dinlemek için değil. Bu müziğin vuruş formu ve ruhu dansçıların ilgisini çekiyordu. Erken caz dönemi müzisyenleri repertuarlarını dansçılara eşlik edecek şekilde düzenlerlerdi. Danstaki değişiklikler ve dansın genelde kazandığı popülerlik cazın evriminde çok etkili olmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında New Orleans’ta tören orkestraları ve dans orkestraları aynı müzisyenleri ve büyük ölçüde aynı repertuarları paylaşıyorlardı. Öyle ki geçitlerde çalan müzisyenler geçit bittikten hemen sonra dans salonuna giderler ve çalgılarını değiştirip burada müzik yapmaya devam ederlerdi.

Salon dansçılarına eşlik eden bu gruplar keman, gitar, bas ve bir ya da iki nefesli çalgıdan meydana gelen orkestralardı. Dansçılara eşlik edebilmek için müzisyenler değişik kaynaklardan çıkan müzikleri bir araya getirirlerdi. Çoğu zaman zorlayıcı ritimlerde parçalar çalmaktan kaçınırlardı. Bu yaklaşımlar cazın özünü oluşturmuştur ve bu dönem müzisyenlerinin çalış şekli "caz ne çaldığın değil, nasıl çaldığındır" düşüncesine önderlik etmiştir.

Diğer bir düşünceye göre ise; "caz, dansçılar için yazılan müzikten ortaya çıkarak büyüyen bir müziktir" şeklindedir. Peki dansçılar için yazılan ve sonra şekil değiştirerek cazın gelişimini sağlayan bu müzik neydi ? O dönem müzisyenlerinin yaptığı müzik bugün New Orleans Cazı olarak da bilinen Dixieland tarzıdır ve insanlar her ne kadar Dixieland tarzını beyaz orkestra müziği olarak ayırsalar da, bu tarzın cazın ortaya çıkışındaki etkisi asla gözardı edilemez.

Doğaçlama

Doğaçlama müziğin önemli bir unsurudur ve sadece şimdiki Avrupa müziğinde az kullanılmaktadır. Doğaçlama biraz Afrika müziği ama daha çok cazdan oluşur. Müzikologlar Afro-Amerikanların doğaçlama geleneklerini Afrika müziğinden aldıklarından çok emin değildirler. İlk önce müzik kültürlerindeki doğaçlamaya, yenidünyaya katılan kölelerin ne gibi bir etkisi olduğunu düşünmek gerekir.

Örneğin Gana’nın tipik davul yapısında baş davulcu işaret vermeden sorumludur. Onun çaldığı bölüm diğer müzisyenlerinkinden daha değişkendir, dolayısıyla bu doğaçlama olarak varsayılabilir. Madinka davul yapısında baş çalgıcının diğerlerine göre daha fazla doğaçlama yapma imkanı vardır fakat bütün grup üyeleri kendi bölümlerinde ufak tefek oynamalar yapabilirler. Bazı Afrika korolarında şarkıcılar koro liderinin kendi bölümlerinde değişik varyasyonlar yapmasına izin verirler.

Bu perspektiften bakıldığında görülmesi gereken şudur; her nasılsa bu çalışmalar bugünkü caz içerisinde bulunan doğaçlamaya yakın değildir. Batı Afrika şarkılarında ve Afro-Amerikan Blues şarkılarında, kendi içinde gelişen doğaçlamalar çok çok detaylı melodi satılarının keşfedilmesiyle oluşmuyordu.

Bunun yerine müzisyenler yaratıcılıklarını baştan sona kadar devam eden tek bir sesle, zamanla, perdeyle ve müziğin başındaki ve sonundaki tınıyla oynayarak ortaya koyuyorlardı.Doğaçlama sırasında müzisyenler, melodilerin ritimleriyle oynarlar, vuruşlar biraz daha erken veya geç başlatılır veya vurulan bir nota bir kere yerine birden fazla çalınabilir.

Benzeri şekilde bir nota başlatılır sonra yumuşatılır, sonra tekrar inanılmaz garip bir ses artışıyla yükseltilebilir. Bazen bütün cümleler ritmi belirginleştirmek için değişik şekillerde yerleştirilir. Bu "ritmik yerdeğiştirme" olarak bilinir. Bu teknikler -pop müzikten etkilenmiş olmasına rağmen- hala Afro-Amerikan kökenli ilahilerde kullanılmaktadır.

Amerikada cazın oluşmaya başladığı zamanlarda, Avrupa müzik geleneklerinde doğaçlama adına iyi gelişmeler oldu. Doğaçlamayla müziği süslemek 20. yüzyılın başlarında konserlerde çok kullanılan bir yoldu ve bu uzun süre pop müzik ve folklorik müzikte de kullanıldı. 1800’ler boyunca konser piyanistleri bislerde sık sık doğaçlama yaparlardı. Alman ve Fransız klavye stillerinde doğaçlamaya "Preluding" denir.

1923 yılının sonlarında müzisyenlerin doğaçlamadaki yaratıcılıkları orkestranın programı tarafından yönlendiriliyordu. Bazı programlar konser sırasında spontane bir şekilde ortaya çıkardı. Bu programların iskeletleri genelde basılmış düzenlemelerden oluşurdu. İlk bakışta bu düzenlemelerde birçok bölümün birbirine uymadığı görülür.

Trombonun kontür çizgileri, klarnetin obligatosu ve trompetin melodilerindeki varyasyonlar anlık bir şekilde çalınır. Bunlara eşlik eden diğer melodiler ise yine yaratıcı müzisyenler tarafından doğaçlanır ve çeşitlendirilir. 1920’lerin sonunda doğaçlamaya olan ilgi doğaçlamanın boyutunu arttırmış ve bugün bilinen cazda kullanılan doğaçlamaya yaklaşmasında etkin olmuştur.

Kullanılan Enstrümanlar

İlk caz grupları enstrümanlarını nereden buluyorlardı peki ? Avrupalı bandolar; trompet, trombon, klarnet, saksafon ve tubayı içeren orkestra modelini geliştirmişlerdi. 20. yüzyılın başında New Orleans’ta bando çalgıları kullanan birçok siyah ve beyaz orkestra vardı. Bunlar parodiler, piknikler, danslar ve cenazeler için marşlar çalarlardı. Yenidünyaya köle sağlayan Afrika bölgesinin trompet, klarnet ve saksafonu anımsatan aletleri yoktu.

Cazın Türleri

Caz müziği 100 yılı aşkın tarihi içinde çok farklı alttürler geliştirmiştir. Günümüzde de sürekli değişik açılımlara doğru giden caz müzisyenleri türler arası geçişlere, kültürlerarası müzikal deneylere girişmektedir ancak ana hatları ile ve kronolojik olarak türleri ele almak istersek şöyle bir liste ile karşılaşırız:

Swing, Bebop, Cool Caz, Hard Bop, Free Caz, Caz Rock Fusion

 

Günümüzde ise en belirgin örnekleri

1 – Ragtime : Bunun başlangıcı, eski zencilerin, çeşitli törenlerde söyledikleri şarkılara kadar uzanır. Parçaya ve ritmik bir şekilde ayrı ayrı ve bir çok seslerin meydana getirdiği ses dizisi takip eder. Cazın 1917 yılına kadar sürmüş olan bu devresinde yetişen musikişinasların en ünlüsü Jelly Roll Mortondır. Bu devrede çalınan parçalardan günümüze tek bir plâk bile kalmamıştır.

2 – Blues: Amerikalı zencilerin çalışma sırasında söyledikleri halk şarkıları biçimi olan Blues, cazı meydana getiren en önemli unsurdur. İfade muhtevası bakımından zencinin iç sıkıntısını, hüznünü ifade eder.

3 – Hot Caz : Cazın perdeye ve sahneye geçmesinden sonra gelişen melodilerle meydana gelmiştir. Bu gelişmede herkes kendi stili ile bir solo yapar.

4 – Cuse : Hot müziğinin devamı ve tekâmülüdür. Bu tekâmülde cazın karakteri kesin olarak belli olmuş, caz bütün cepheleriyle olgunlaşmış ve tamamlanmış bir müzik haline gelmiştir. Bu tekâmülde bilhassa klâsik musiki parçalarının caz müziğine uydurulması ön plânda yer alır. Bu çağda ouis Armstrong, Colemas Havvkins, Lester Young, Roy Eldridge, Glenn Miller gibi büyük caz sanatçıları yetişmiştir.

Cazda ölçü dört zamanlıdır. Dört zamanlı ölçünün zayıf zaman denilen ikinci ve dördüncü vuruşlarının vurgulanmış ve temponun dinleyenlere dans etme arzusu verecek şekilde hafiflik ve rahatlıkla yaşatılması cazın başlıca özelliğidir. Caz, armoni bakımından musikiye bir şey getirmemiş, buna rağmen melodi bakımından bir yenilik getirmiştir.

Bir caz topluluğu, enstrümantasyon bakımından melodi ve ritim olmak üzere iki bölüme ayrılır. Melodi bölümünde trompet, trombon, klarnet, saksafon, gibi nefesli çalgıları; ritim bölümünde piyano, kontrbas, gitar ve davul vardır. Keman, flüt, akordiyon, mandolin gibi çalgılar ya az ya da hiç kullanılmaz. Caz müziği toplulukları, caz müziklerini seslendirmek üzere oluşturulan topluluklardır. Caz müzik topluluklarında genelde saksafon, trompet, klarnet, trombon, piyano, kontrbas, gitar gibi çalgılar kullanılır. İnsan sesi ön plandadır. Bestelenmiş şekliyle seslendirilmiş olmasının yanı sıra genellikle doğaçlama olarak çalınması en büyük özelliğidir.

 

değişik kaynaklardan derlemedir…esen kalın…

Kapuçino – Şapka

Kelime : geç Latince de ; capa / capanna : külahlı cüppe, kepenek

Capa eskiçağın sonlarına doğru ortaya çıkan Latince bir sözcük. Latinceye nerden geldiği tam olarak nereden geldiği bilinmemekte…ama anlamı yeterince açık ve net ; Anadoluda çobanların giydiği cinsten, keçeden yapılan külahlı ve kolsuz kepeneğe vcerilen ad. Türkçedeki Kepenek sözcüğü ile bağlantısı var mı ? Daha doğrusu Türkçe kepenek kelimesi nereden geliyor ?..bunu da tam olarak bilen yok.

Fransızca chape ile İtalyanca capuccio " külahlı cüppe " anlamını korumuşlar. Aynı sözcüğün değişik biçimi olan capote her türlü bol üstlük ve kalın palto anlamında kullanılıyor. Otomobilin motor kapağına da şaka yollu capote adı veriliyor. Aynı biçimde…bizdeki…kaput da hem asker paltosu, hem otomobil ön kapağı demek.

Sivri külahlı kahverengi cüppe giyen Fransisken rahiplerine verilen cappucino ( Fr. capucin ) lakabı ise İtalyanca cappucio ‘dan türemiş. Espresso kahvenin üzerine sivri külah biçiminde krema oturtarak yapılan Kapuçino sanılan o ki…İtalya ‘da 1945 den sonra üretilmiş saygısız bir benzetme…biraz argo gibi bir şey…

Capa ‘nın küçüğü dişil capella veya nötr biçimi … capellum.

Bu iki sözcük Fransızcada öyle bir şekle girmişler ki…hayret edilir. Capella dan gelen chapelle, Fransa ‘nın en saygıdeğer azizlerinden Tours ‘lu Aziz Martin ‘in cübbesi ile özdeşleşmiş. Bu mucizevi cübbenin sergilendiği yer 4. yy dan itibaren Fransa ‘nın en önemli ziyaretgahı olmuş.  İnsanlar akın akın Tours kentine bir tür hacca gitmişler. Bu haccı gerçekkleştiremeyenler inananlar için cübbenin kenarından alınmış ipliklerle Fransa ‘nın her yerinde minyatür cübbehaneler kurulmuş. Bir süre sonra da kiliseden küçük olan her türlü ibadet yerine chapella ( Şapel ) adıyla anılır olmuş….

Capellum ‘dan gelen chapeau ise…önce " küçük külah " sonra her çeşit şapka için anlam kazanmış. Bu sözcüğün Türkçeye geliş hikayesi de oldukça ilginç.

Bulgaristan ‘ın 1879 ‘da kağıt üzerinde Osmanlı devletine bağlı özerk bir prenslik, gerçekte ise bağımsız bir devlet haline geldiğini hatırlayın. Bu ikili durum 30 yıl boyunca dönem dönem alevlenen bir sıkıntı kaynağı olmuş, 1908 ‘de Meşrutiyetin ilanından sonra ciddi bir siyasi krize dönüşmüş.

Sorun şu…Bulgarlar Osmanlı tebaası olarak " fes " mi takacaklar, yoksa bağımsız bir ulus olarak Avrupai başlık olan   " şapka " mı takacaklar ?…İşte bu tartışma sayesindedir ki…Türk kamu oyu Avrupai  başlığın  Bulgarca adı olan       " şapka " sözcüğü ile tanışmış. 17 yıl sonra da Atatürk ‘ün tarihi Kastamonu  nutku ile de…bir kez daha hatırlamış.

Hadi buyrun bakalım….Kapuçino nereee….Şapka nereeee…

Esen kalın…. 

 

Alıntı : Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı – Sevan NİŞANYAN – ADAM YAYINLARI Technorati Etiketleri: , , , , , , ,

Cehennem üzerine …

Cehennem sözcüğü İbranicedeki " Ge-Hinnom " sözcüğünden gelir. “ Ge ” sözcüğünün anlamı “ Vadi ”dir. " Hinnom " sözcüğü ise isimdir. Buna göre Ge-Hinnom sözcüğünün karşılığı “ Hinnom Vadisi ” dir. Ge-Hinnom, Ge-Ben-Hinnom’un kısaltılmış şeklidir. Hinnom Vadisi’nin bulunduğu yer coğrafi olarak Kudüs’ün güney ve güney batısıdır.

Hinnom Vadisi, eski devirlerde İsrail Krallığı ‘nda yaşayan insanların çocuklarını Molek adı verilen bir puta kurban olarak sundukları bir yerdi. İsrail Krallığı ‘nda bazı insanlar kendi çocuklarını canlı olarak bu putun ortasındaki ateşe atıyorlardı. İsrail Krallığı ‘ndaki bu tür kişiler kendilerine verilen Tanrı’nın emirlerinin aksine davranarak, diğer ulusların yaptıkları bu putperest tapınma biçimini benimseyip uygulamışlardı.

2. Krallar 21: 1-6’da şunlar yazılıdır:

Manaşşe on iki yaşında kral oldu ve Yeruşalim’de elli beş yıl krallık yaptı. Annesinin adı Hevsivah’tı. RAB’bin İsrail halkının önünden kovmuş olduğu ulusların iğrenç törelerine uyarak RAB’bin gözünde kötü olanı yaptı. Babası Hizkiya’nın yok ettiği puta tapılan yerleri yeniden yaptırdı. İsrail Kralı Ahav gibi, Baal için sunaklar kurdu, Aşera putu yaptı. Gök cisimlerine taparak onlara kulluk etti. RAB’bin, “Yeruşalim’de bulunacağım”dediği RAB’bin Tapınağı’nda sunaklar kurdu. Tapınağın iki avlusunda gök cisimlerine tapmak için sunaklar yaptırdı. Oğlunu ateşte kurban etti; falcılık ve büyücülük yaptı. Medyumlara, ruh çağıranlara danıştı. RAB’bin gözünde çok kötülük yaparak O’nu çok öfkelendirdi.

O devirlerde çocuklarını canlı olarak ateşte kurban etmek sahte tapınmanın diğer uygulamalarının sadece bir kısmıydı. Tanrı’nın gözünde, İsrail Krallığı’nda insanların çocuklarını ateşe atarak Baal ve Molek gibi put tanrılara kurban olarak sunmaları iğrenç bir şeydi. Bu uygulamayı yapan başka bir kral ise Ahaz’dı.

2. Tarihler 28: 2-4’te şunlar yazılıdır:

İsrail krallarının yollarını izledi; Baallar’a tapmak için dökme putlar bile yaptırdı. Ben-Hinnom Vadisi’nde buhur yaktı. RAB’bin İsrail halkının önünden kovmuş olduğu ulusların iğrenç törelerine uyarak oğullarını ateşte kurban etti. Puta tapılan yerlerde, tepelerde, bol yapraklı her ağacın altında kurban kesip buhur yaktı.”

Yeremya 32: 35’te de şunlar kayıtlıdır:

Ben-Hinnom Vadisi’nde ilah Molek’e sunu olarak oğullarını, kızlarını ateşte kurban etmek için Baal’ın tapınma yerlerini kurdular. Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda’yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne aklımdan geçirdim.

İsrail Krallığı’ndaki bu insanlar o zamanki ulusların törelerine uyarak, oğullarını ve kızlarını ilah Molek’e kurban olarak olarak sunuyorlardı. Ayetlerin içinde geçen “ulusların iğrenç törelerine uyarak RAB’bin gözünde kötü olanı yaptı”, “RAB’bin gözünde çok kötülük yaparak O’nu çok öfkelendirdi” ve “Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda’yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne aklımdan geçirdim.” ifadeleri Hristiyanlığın bu konuda ne dediğini göstermektedir.

İsrail krallarından bir başkası olan kral Yoşiya ise diğerlerinin aksine bu uygulamaya bir son verdi. Bunu yaparak başkalarının bu bölgeyi artık sahte tapınma amaçlı olarak kullanarak, çocuklarını kurban olarak sunmalarına engel olmaya çalıştı.

2. Krallar 23: 10’da şu bilgiler veriliyor:

Yoşiya, kimse oğlunu ya da kızını ilah Molek için ateşte kurban etmesin diye, Ben-Hinnom Vadisi’ndeki Tofet’i kirletti.

Daha sonra bu yer, şehrin çöplüğü olarak kullanılmaya başlandı; ve burası zamanla, ağır suç işlemiş kişilerin cesetlerinin, hayvan ölüsünün ve ayrıca her çeşit çöpün atıldığı bir yer durumuna geldi. Ve insanlar bu çöplerin yığılmasını önlemek için bunları yaktılar ve kükürt atarak ateşin devamını sağladılar. Tıpkı günümüzde de çöplerin yakıldığı gibi. Burası artık insanların canlı olarak putlara kurban olarak yakıldığı bir yer olmaktan çıkıp sadece bir mezara gömülmeye değer bulunmayan kişilerin cesetlerinin atıldığı bir yer olarak kullanıldı. İsa’nın Ge-Hinnom sözcüğünü kullandığı dönemde de Hinnom Vadisi aynı bu amaçla kullanılan bir yerdi.

Ancak gene de Kutsal Metin’de Hinnom Vadisi ya da orijinal şekliyle Ge-Hinnom bir ceza yeri olarak gösterilmektedir. Öyleyse bu yukarıda sözü edilen bilgilerle ve Tanrı’nın kişiliğiyle ne derecede uyumludur, buna bakmak gerekir. Birisinin ceza olarak Hinnom Vadisi’ne atılacağına ilişkin bazı örneklere bakalım. Bazı ayetler şöyledir.

Markos 9: 43-47:

“Eğer elin seni günaha sokuyorsa, onu kes at; çolak olarak hayata erişmen iki elli olarak Hinnom Vadisine, sönmez ateşe gitmenden iyidir. – Eğer ayağın seni günaha sokuyorsa, onu kes at; topal olarak hayata erişmen iki ayağınla Hinnom Vadisine atılmandan iyidir. – Eğer gözün seni günaha sokuyorsa, onu çıkarıp at; tek gözlü olarak Tanrı’nın krallığına erişmen iki gözünle Hinnom Vadisine atılmandan iyidir. Orada onların kurdu ölmez ve ateşi sönmez.”

İsa burada, Hinnom Vadisi’nin ateşli bir ceza yeri olduğunu söylemektedir. Ayrıca birisinin sürçüp Hinnom Vadisi’ne gitmemek için, elini, ayağını ya da gözünü çıkarmasını öğütlemektedir.

İsa, kendi yaşadığı dönemdeki din adamları için Hinnom Vadisi’yle ilgili bir yargıyı içeren sözlerinden bazı kısımlar şöyledir:

Matta 23: 13-15, 33:

Vay halinize yazıcılar ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Çünkü göklerin krallığının kapısını insanlara kapatıyorsunuz; ne kendiniz içeri giriyorsunuz, ne de girmeye çalışanları bırakıyorsunuz. – Vay halinize yazıcılar ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Çünkü siz birine inancınızı benimsetmek için denizler karalar aşarsınız. O kişi sizden biri olduğunda ise onu Hinnom Vadisine atılacak hale getirirsiniz; hem de kendinizden iki kat beter ederek.

Ey yılanlar, ey engerekler soyu Hinnom Vadisi cezasından nasıl kaçacaksınız?

İsa’nın şu sözleri Hinnom Vadisi’yle ilgili bir anlayış kazanmaya yardım eder.

Matta 10: 28:

Sizi öldürmeye gücü yeten fakat hayattan yoksun bırakmaya gücü olmayanlardan korkmayın, asıl sizi Hinnom Vadisinde tamamen yok edebilecek olandan korkun.

Aynı konuda İsa’nın diğer sözleri şöyledir.

Luka 12: 4-5:

Ayrıca dostlarım, size şunu söyleyeyim, bedeni öldürebilen fakat bundan ötesini yapamayanlardan korkmayın. Kimden korkmanız gerektiğini ben size söyleyeyim: Öldürdükten sonra Hinnom Vadisine atma yetkisi olandan korkun. Evet, size derim ki, O’ndan korkun.

Acaba İsa bütün bu ifadeleriyle Hinnom Vadisi’nden söz ederken, Hinnom Vadisi’ni, kötü insanların ceza olarak ateşte işkence edildiği bir yer olarak mı göstermek istemektedir? Hayır. İsa, “Sizi öldürmeye gücü yeten fakat hayattan yoksun bırakmaya gücü olmayanlardan korkmayın, asıl sizi Hinnom Vadisinde “tamamen yok edebilecek” olandan korkun.” diyerek, Hinnom Vadisi’nin bir daha dirilmenin mümkün olmadığı bir yer olduğunu göstermektedir. Diğer bir deyişle Tanrı bir kişiyi “ Hinnom Vadisinde tamamen yok edebilecek ”tir. Demek ki, Hinnom Vadisi tamamen yok edilmeyle ilgili olarak kullanılmaktadır. Aksi takdirde Hinnom Vadisi’nde birisi yaşayıp acı çekiyorsa bu onun tamamen yok edilmediği demek olur.

Aşağıdaki ayetler Hinnom Vadisi’ne gidecek şeyleri ve kişileri gösterir. Vahiy bölümünde, soyut kavramlar olan ve bir durumu gösteren ölüm ve ölüler diyarı ile, adı yaşam kitabına yazılmamış somut varlıklar olan insanların aynı yere atılacakları gösteriliyor. Soyut ve somut kavramların buradaki ortak özelliği ikisinin de yok edilecek olmalarıdır.

Vahiy 20: 13-15 şunlar yazılıdır:

Deniz kendisinde bulunan ölüleri geri verdi. Ölüm ve ölüler diyarı da kendilerinde bulunan ölüleri geri verdiler (…). Ölüm ve ölüler diyarı ateş gölüne atıldı. Bu ateş gölü, ikinci ölümdür. Ayrıca, adı hayat kitabında yazılı bulunmayan kim varsa ateş gölüne atıldı.

Ayet, “İşte bu ateş gölü ikinci ölümdür.” diyerek bunu açık bir şekilde göstermektedir. İkinci ölüm varlıktan silinmeyi ifade etmektedir. “İkinci ölüm budur” ifadesi …

Vahiy 21: 8’de de geçer.

Bu hayat kitabına yazılmamış olanlar bir daha dirilmeyecekleri için ikinci ölüme gitmiş olacaklardır. Ayrıca gelecekte cennette ölüm olmayacağı için ölüm de varlıktan silinecektir. Ve gene bir dirilme olacağından ölüler diyarı diye bir yer de kalmayacaktır. Çünkü boşalmış olacaktır.

Kutsal Metin, ateşi “yiyip bitiren-tüketen” olarak göstererek, bir şeyin yok edilmesinde ateşi simgesel olarak kullanır.

Matta 25: 41 ve 46 bunu daha açık bir dille gösterir:

Siz ey lanetliler, benden uzak durun, İblis ve melekleri için hazırlanmış sonsuz ateşe gidin. Bunun üzerine kral onlara şöyle diyecek: (…) Bunlar sonsuz ölüme, fakat doğru kişiler sonsuz yaşama gidecekler.

Kutsal Metin, Hinnom Vadisi’ni ateşli bir işkence yeri olarak göstermemektedir. Tanrı’nın böyle bir şeyi iğrenç bulduğunu alıntılar göstermektedir. Ayrıca Tanrı, böyle bir şeyi yapmayı İsraillilere ne buyurduğunu ne de aklından geçirdiğini söylemektedir. Cehennemin işkence çekilen ateşli bir yer olduğu düşünüldüğünde akla şu gibi sorular gelebilecektir: Tanrı sevgi ve merhamet dolu olduğuna göre, insanlara böyle bir işkenceyi uygun görebilir mi? Örneğin bir babanın oğlu ıslah olmaz derecede kötü ise bu baba çocuğunu sobaya atarak mı cezalandırır? Aslında insanlar hayvanlara bile böyle cezaları uygun görmezler.

Tanrı, önceden hazırlık yaparak, Âdem’le Havva’yı Aden Bahçesi’ne yerleştirdi. Kutsal Metin, Tanrı için şu sözleri söyler: “Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda ‘yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne aklımdan geçirdim.” Ama aşağıdaki ayetler birilerinin aklından geçtiğini göstermektedir.

Mezmurlar 106: 36-39:

Putlarına taptılar, Bu da onlara tuzak oldu Oğullarını, kızlarını Cinlere kurban ettiler Kenan putlarına kurban olsun diye Oğullarının, kızlarının kanını, Suçsuzların kanını döktüler; Ülke onların kanıyla kirlendi. Böylece yaptıklarıyla kirli sayıldılar, Vefasız duruma düştüler töreleriyle. RAB’bin öfkesi parladı halkına karşı, Tiksindi kendi halkından.

Buradaki sözler İsrail Krallığı’ndaki bu insanların putlara taptıklarını ve bunun onlara tuzak olduğunu, sonuçta da çocuklarını cinlere kurban ettiklerini gösterir. Bu insanlar çocuklarını Baal için, Molek için ateşte kurban ettiler, ama aslında onlar çocuklarını cinlere kurban etmişlerdi. Çünkü bu törelerin-öğretilerin sahibi ve bu işkencenin yapılmasından sadistçe zevk duyanlar Kutsal Metin’e göre aslında cinlerdi.

Kutsal Metin ‘de, Ge-Hinnom sözcüğü gökle veya başka bir yerle ilgili olarak kullanılan bir sözcük olmamıştır; Ge-Hinnom sözcüğü Dünya’ daki bir yerin adıdır ve günümüzde artık çöp dökülen bir yer olmaktan da çıkmıştır.

Musevilik ‘te Cehennem

Jewish Encyclopedia Musevi inancını şu şekilde açıklar:

Dünyanın sonu geldiğinde insanların ruhunun üç çeşidi olacak:" Bunlardan, doğrular hemen sonsuz yaşama yazılacaklar,Kötüler cehennem için yazılacaklar; fakat, İyi ve kötü tarafı terazide dengede olanlar önce cehenneme gidecekler. Bunlar cehennemde temizlendikten sonra oradan çıkarılacaklardır. "

İsa ‘nın yaşadığı dönemde Museviler, birisi öldüğünde ruhunun Gehenna ‘da işkence çektiğine inanıyorlardı. Buna karşın Encyclopedia Judaica ise şunları söylemektedir: " Kutsal Yazılarda ölüm sonrasında Gehenna ‘yla ilgili düşüncelerin hiçbir dayanağı yoktur."

Hristiyanlık ‘ta Cehennem

Katolik inancına göre Hölle, Hell, Tanrı tarafından oraya atılanların sonsuz bir keder içinde bulunduğu yer, Protestan inancına göre Hölle, Hell, Kötülerin gelecekte cezalandırıldığı bir yer,

Hıristiyanlık ‘ta cehennem için kullanılan bazı sözcükler şunlardır: Hell, Hölle, İnferno, Fegefeuer ( Fegefeuer: Silip süpüren ateş – Almanca ) Cehennem inancı yüzyıllardır Hıristiyanlık ‘ta ateşli bir yer olarak kabul görmüştür. Günümüzde ise bazı Hristiyanlık çevrelerinde, bu inancın Kutsal Yazılarda dayanak bulmadığına ilişkin farklı yorumlar da vardır. Dahası Yeni Ahit ‘in farklı metinlerinde de ya yer almamakta,  yer alanlarda ise farklı yorumlarda ortaya çıkmaktadır.

İslam’da Cehennem

İbranice deki Ge-Ben-Hinnom’un kısaltılmış şekli olan Ge-Hinnom kelimesi, Arapça ‘ya Cehennem olarak geçmiş ve arkasında yatan ifade de İslamiyet den sonra anlamını pek de çok farklı olmayan bir anlama bırakmıştır. ( " g " sesi, Aramice ve İbranice de  Türkçemizdekideki  " g " sesi iken, Arapçaya geçince fonetik olarak " c " sesine dönüşmektedir )

Cehennem; İslam dininde, ahiretteki bir azap yeridir. İnsanlar dünyadaki hareketlerine ve inançlarına göre cennete veya cehenneme giderler. İslam inancında kafir ( inanç esaslarından bir veya daha fazlasına inkar eden ), müşrik ( Tanrı’nın birliğine inanmayan ) ve münafık (müslüman gibi görünüp İslam’a inanmayan) olan kişiler öldükten sonra, ahirette, sonsuza kadar cehennemde kalacak ve azap göreceklerdir.

Not: Eski İsrail Krallığı’nda İsrailliler ve İsrailli olmayan karışık bir halk yaşıyordu. Bunların bir kısmı, İsrailliler Mısır’dan çıktıklarında onlarla birlikte eski Mısır’dan çıkan çok karışık halktı. Bugünkü Filistin topraklarına yerleşen bu karışık halkın yapısı başka bir yazıda ele alıncaktır. 

Yüzük, çoğu zaman süs eşyası olarak yararlanılan ya da nişan, evlilik gibi kurumların simgesi olarak parmağa takılan madenî halkadır. Varlıkları tarih öncesi çağlara dayanan yüzüğün ilk örnekleri Tunç Çağı’nda görülür. Bunlar çok kaba biçimde yapılmış çemberlerdir. Ancak Girit ve Miken uygarlıklarında ( MÖ. 1800 ) ince bir işçilikle süslenmiş yüzükler yapılmaya başlanmıştır. Böylece yüzük değerli bir süs eşyası olarak yavaş yavaş yer edinmeye başlamıştır.

Eski çağlarda yüzük genellikle altından, kimi zamanda o çağlarda çok değerli bir maden olarak kabul edilen demirden yapılırdı. Bu dönemlerde üzerlerinde mühürler bulunan yüzükler çok yaygındı. Bunlar papirüs ya da parşömen üzerine yazılmış belgeleri damgalamak için kullanılırdı. Ayrıca yüzüğün, takan kişiler için egemenlik ve gücü yansıtan simgesel bir önemi vardı.

Antik Yunanistan’da ise yüzük bir süs eşyası olmaktan çok sınıf farklarını belirten bir araç hâline gelmiştir. Yunan yüzük işçiliği basit olmasına karşın, Romalıların yaptığı yüzüklerde zengin bir çeşitlilik ve ince bir işçilik göze çarpar. Üzerlerinde çok değerli motifler bulunan ve zevkle işlenmiş olan bu yüzükler çok değerlidir. Yüzüklerin nişan ve evlilik simgesi olarak kullanılması da Romalılar döneminden kalma bir gelenektir. Roma devrinde senatörlerin kullandıkları yüzükler İ.S. birinci yüzyılda özgür kişilerin kullandıkları birer simge olmuştur.

Orta Çağ ‘a gelindiğindeyse yüzük işçiliği çok büyük değişmeler göstermiş, farklılığa ve kullanılan renklerin uyum içinde olmasına büyük önem verilmiştir. Yüzüklerin üzeri değerli taşlar ile işlenmiş, her taş değişik bir anlam ifâde etmiştir. Mühürlü yüzükler Ortaçağ’da da oldukça yaygınlık ve çeşitlilik kazanmıştır. Gösterişin ve zenginliğin ölçüsü olarak değerlendirilmiştir.

Rönesans ile gelen yeni sanat akımları yüzük işçiliğini de etkilemiştir. Venedik, Floransa ve Roma gibi kentler yüzük işçiliğinin merkezi durumuna gelmişlerdir. Bu çağlarda da yüzükler Cellini gibi ustalar tarafından çok değerli taşlar işlenmiştir. XV. yüzyılda her parmağa bir yüzük takması âdet hâline gelirken zamanla bir ya da iki parmağa takılır hâle gelmiştir.

Barok çağda üstleri çiçek motifleri ile süslü yüzükler moda olmuş XVIII. yüzyılda ise markiz adlı uzun yüzükler ortaya çıkmış, değerli ve mineler ile süslü ince bir işçilikle hazırlanmış yüzükler yayılmıştır. Fransız Devrimi’nden sonra yüzük işçiliği gerilemiş ve daha az ayrıntı içeren yüzükler kabul görmeye başlamıştır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ana_Sayfa    dan alıntı…

Davet …

 

Davet…

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan

                      bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benziyen toprak,

                              bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

yok edin insanın insana kulluğunu,

                              bu davet bizim…

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine,

                              bu hasret bizim…

N. Hikmet

Türk Mitolojisinde Gizemli 9 Rakamı

• Türk mitolojisinde dünyayı yaratan Kara Han, dünyanın tam merkezine dokuz dallı çam ağacı dikmişti.

• Altaylara göre insanın iskeletinde; baş, bel, diz, topuk, ayak bileği, omuz, dirsek, avuç ve el bileği olmak üzere dokuz ek vardır.

• Şamanların davulunda Tanrı Ülgen’in kızının dokuz ve bir anlatışta da üç resmi vardır.

• Şamanların giydikleri “manyak” adındaki hırkanın sağ kolunda dört, sol kolunda beş olmak üzere toplam dokuz çıngırak bulunmaktadır.

• Türk destanlarına göre Dokuzoğuz’lardan büyük bir soy türemiştir.

• Yakutlara göre gök tanrıları dokuzdur.

• Türk destanlarına göre Oğuz’un verdiği şölende dokuz ile ilgili olarak 900 at, 9000 koyun kesilmiş ve 90 havuzda kımız yapılmıştır.

• Altay Türklerinin bir kıyamet tasvirinde denizin dibinde dokuz çatallı karataş vardır ki, kıyamet zamanında bu taş dokuz yerinden ayrılacak, demirden ve koyu sarı renkte atlara binmiş dokuz savaşçı etrafa saldıracaktır. ( Kaynak Türk Mitolojisi )

• Ölen kişi için yapılacak esas tören için çadır hazırlanır. Bu çadırın bir çıkış yeri, bir de giriş yeri vardır. Giriş yeri bu dünyayı, çıkış yeri de öteki dünyayı sembolize etmektedir. Şaman, çadırın önüne gelerek, giriş yerine dokuz kez vurur ve böylece zararlı cinleri ürkütmüş olur.

• Hastalık tedavisi için şaman davulu üzerine su iyelerini temsil eden iki balık tasvir edilir. Balıkların iç hastalıklarını iyileştirdiğine inanılır. Eğer kam kötü ruhlardan daha güçlüyse onları dağ ruhlarının hanının yaşadığı dokuz denizin sonuna kadar sürebilir. Eğer kam zayıfsa, yolun yarısından döner ve balık hastayı yeniden alt eder.

• Şaman cübbesinin yakasından sallanan dokuz küçük kukla Ülgen’in dokuz kızını, küçücük cübbeler onların elbiselerini temsil eder.

• Altay ve Sibirya şamanlığında inanca göre şamanlar göğe çıkarlar ve göğün dokuz katını dolaştıktan sonra yere inerlerdi. Şamanın göğe çıkmasından önce bir tören yapılır ve şaman, dokuz şaman çırağının tuttuğu beyaz bir keçe üzerine konarak dokuz defa döndürülürdü.

• Tanrı Ülgen’in dokuz oğlu ve dokuz kızı vardı. Oğullarının ve diğer elçilerinin yardımıyla kamiara yoi göstererek insanları yukarıdan yönetirdi. Bulutlar, Tanrı Ülgen’in duygularını yansıtırdı.

• Tanrı Ülgen’in dokuz kızı ilâhî saflıkları ve güzellikleri nedeniyle ak olarak anılırdı. Ak, Altay Türkçesinde cennet demekti. Kamların ilham perileri olan akkızların şaman davullarına resimleri yapılır, kimi zaman da sembolleri, şaman cüppesine dikilirdi. Sadece iki tanesinin adı bilinirdi: Kiştey Ana ve Erke Soldon.

• Bir de yeraltı dünyası vardı ki burasının hanı Erlik’ti. Erlik Han’ın da Karakızlar denilen dokuz kızı vardı. Kamlar, yeryüzünü yeraltına bağlayan kapılardan geçtiklerinde Erlik’in karakızları, eğlence ve oyunlarla kamları kandırarak işlerinden alıkoyar, onları kendilerine çekerlerdi. Aslında çok alımlı değillerdi ama cilveli, işveli dişilerdi.

• Türk kağanlarının dokuz tuğu bulunurdu.

• Radloff’un saptadığı Manas Destanı’nda Manas’ın gömülüşü anlatılırken, ölüsünün dokuz gün bekletildiği, işlemeli giyimlerinin dokuz parçaya bölünüp halka üleştirildiği anlatılır.

• Osmanlı Türklerinde de görülen, verilen armağanın dokuz sayısı ile ölçülmesi geleneği çok eskilere dayanır.

• Marco Polo, Cengizli Kaganlığı’nda büyük hana verilen armağanların dokuz kat olarak sunulması gerektiğini söyler.

• Dede Korkut Kitabı’nda geçen dokuzlama çargap armağanların en büyüğüdür.

• Dede Korkut Kitabı’nda, Deli Dumrul doğduğunda babası dokuz buğra öldürür.

• Dede Korkut Kitabı’nda Oğuz beğlerinin toylarında onlara dokuz karagözlü kâfır kızları sağrak ( bardak, kadeh ) sürerler, badyalar dokuz yerde kurulur, Oğuz alpı övünürken düşmanın dokuzunu bir yerine saydıracağını söyler, dört tür kadın içinde en kötüsü sabahleyin daha elini yıkamadan dokuz bulamaç yer.

• “Dokuz” kelimesinin Eski Türkçedeki söylenişi tokuz’dur. Eski Türk boylarının kimilerinin adlarında dokuz sözcüğü geçer. Örnek Tokuz Oğuz ( Dokuz Oğuz ), Tokuz Ogur ( Dokuz Ogur ), Tokuz Tatar ( Dokuz Tatar ).

• Altay şamanları, omuzlarında dokuz ok ( Yebe ) ve yay ( Ya ) simgelerini eksik etmezler. Onlara göre bu dokuz ok ile yaya, Kuday’dan tartkan, yani Tanrı’dan uzatılan şeylerdir.

• Altay Türklerinde şaman (kam), Ülgen’e ( Tanrı ’ya ) kurban sunmak için göğe çıkar. Bu yolculuk üç gün sürer. Kurbanı göğün dokuzuncu katına çıkarınca Ülgen’e sunar.

• Altay Türklerine göre, Yeraltı ve gök dokuzar kattır.

• Altay şamanizminde Ülgen’in dokuz kızı ve dokuz oğlu varken, kötülüğün simgesi olan Erlik Han’ın (Erlik Han bir tür şeytandır) da aynı biçimde dokuz kızı ile dokuz oğlu vardır.

• Yine Altay Türklerinde, Örüs Sara adını taşıyan bahar bayramı dokuz mart’ta kutlanır.

• Altaylıların Gök Tanrı Kurbanı ile Dağ Kurbanı bayramlarının törenleri dokuz gün sürer.

• Altay Türklerinde ilkbahar âyinine de dokuz masum kız ile dokuz masum erkek katılır.

• Altay Türklerinin Yaratılış Destanı’nda Tanrı, evreni yaratırken bir de dokuz dallı bir ağaç yaratır. Sonra Tanrı, her dokuz dalın kökünden birer kişi yaratır ve her kişiden birer oymak türer ( toplam dokuz kişi, dokuz oymak ).

• Anohin, Altay Türklerinin inanışında yer alan ve yer altında yaşayan Abra ve Yutpa adlı iki büyük canavarla ilgili bilgiler verirken şöyle der: “Yeşil bir kumaştan yapılmış ve örgülerle süslenmiş Abra’nın tasviri, şamanın giysisine asılır. Abra’nın başı puhu tüyleri ( ülberk ) ile süslenir. Gözü, parlak bakır düğmelerden, ayakları da genellikle kırmızı kumaşlardan seçilmiş yamalardan yapılır. Bunlara örülmüş dokuz püskül eklenir.” Altay Türklerinin kutsal yaşam ( gök ) ağacı da dokuz dallıdır.

• Güney Sibirya’da yaşayan Minusinsk Tatarlarının söylediği bir destanda, İrle Han’ın evinin önünde bir kara ağaç vardır. Bu ağacın kökünden dokuz ağaç yükselir.

• Bir Güney Sibirya masalında yer altındaki kötü ruhlar, masalın kahramanı olan çocuğa dokuz zincir vurur ve hapsederler.

• Kuzey Asya masallarında altın yeleli, gümüş üzengili, kuyruğu dokuz örmeli, dokuz kolanlı atlardan söz edilir.

• Saka (Yakut) Türklerinin Er Sogotoh Destanı’nda gök, dokuz katlıdır; yine bu destanda Kara Han’ın dokuz kızı vardır. Ayrıca gök ruhları da dokuz adettir.

• Göktürkler çağında bir kişi kağan olduğunda, bir kalkan (ya da bir keçe) üzerine konup, göğe kaldırılarak dokuz kez döndürülürdü.

• Göktürk Anıtları’nda, Tokuz Ersin (Dokuz Ersin) adındaki bir yerden söz edilir.

• Hülâgu’nun karısı ve en yakın danışmanı olan Hristiyan kadının adı Dokuz Hatun idi.

• Türk destanlarında dokuz ağaç, dokuz boy, dokuz dallı ağaç, dokuz dev, dokuz felek, Dokuz Oğuz gibi tabirler çokça geçer.

• Türkler Ergenekon’dan, bir rivayete göre dokuz martta, bir rivayete göre de yirmi bir martta (Nevruz Bayramı’nın kutlandığı gün) çıkmışlardır.

• Oğuz Destanı’nın İslâmî versiyonunda Oguz Kagan, oğulları ve ordusu bir seferden sağ esen dönünce, büyük bir toy hazırlanmasını buyurur. Büyük bir otağ diktirir ve otağın her direğini altınla kaplar. Yakut, safir, zümrüt, firuze gibi değerli taşlar ve incilerle süsletir. Bu olay, destanda şu sözcüklerle anlatılır:
          Bir ev tikdi altundan ol şehriyar,
          Kim ol evden felek evi kıldı ârâ.
          Tokuz yüz yılkı ( at ), tokuz bin koy ( koyun ) öltürdi,
          Bulğardan ( deriden ) toksan tokuz havuz kıldurdı,
          Tokuzına arak ( rakı ), toksanına kımız tolturttı.
          Barça ( bütün ) nökerlerin ( beğlerin ) keltürtti ( getirtti ).

• Ebül Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terâkime (Türkmenler’in Şeceresi) adlı eserine göre Oguz Kagan’ın oğlu Gün Han, verdiği bu şölende dokuz yüz at ile dokuz bin koyun kestirir, deriden yapılmış dokuz havuza rakı doldurtur, doksan deri havuza da kımız saldırır.

• Manas Destanı’nda ağulanıp ölen Manas’ın cenaze töreni anlatılırken, dokuz sayısı büyük rol oynar. Destanda, Manas’ın ölüsü dokuz gün bekletilir. Doksan kısrak kesilir, halka dokuz kat kumaş dağıtılır. Manas dirilince, kırk yiğidi bunu öğrendiğinde her biri dokuz deve ile dokuz inek kestirir.

• Manas Destanı’nda Köl-Çora, dokuz çobanlı bir sürüde aş pişirir.

• Sakalarda ( Yakut ) yaşlı Şaman, genç şaman adayını yüksek bir dağın başına ya da bozkıra götürerek ona Şaman giysisi giydirir; eline bir davul ile at kılı sarılı bir söğüt dalı verir. Adayın sağında dokuz erkek, solunda dokuz kız çocuk yer alır.

• Sakalarda ( Yakut ) Şaman, insanlarda çeşitli akıl hastalıklarına neden olduğuna inanılan dişi ruh için, dokuz kakım, dokuz sarı sıçan, dokuz kokarca, dokuz güvercin azad edeceğine söz verir.

• Bir Moğol boyu olan Buryatlarda şaman adayının, şaman olabilmesi için bir tören düzenlenir. Bu tören dokuz gün sürer. Dokuzuncu gün bir keçe üzerine oturtulan aday, havaya kaldırılarak Şaman ilân edilir.

• Altaylılarda Kam, ruhları kovmak için, giysisine bir takım şeyler de takar. Bunların arasında kollara, sırta takılan küçük zil ve çıngıraklar vardır. Bu arada, cübbenin kollarının alt kısmına, 4’ü sağda, 5’i solda olmak üzere dokuz adet, bakırdan yapılmış küçük çıngıraklar asılıdır. Çıngırakların üst sırasında ise dokuz küçük yay vardır. Bu arada sırt kısmında, yakanın hemen altına rastlayan yerden dokuz bebek sarkar. Bunlar Ülgen’in kızlarını simgelerler.

• Güney Altaylılarda şaman davulunun tokmağı (orbu) genç bir kayın ağacından yapılır. Tokmağın diğer yüzüne süs olarak üç ya da dokuz halka takılıdır.

• Radloff’a göre. Kamın gök yolculuğu için gereken hazırlıklara akşam saatlerinde başlanır. Tören yeri, ıssız bir ormanda kurulan bir çadırdan ibarettir. Kam. önce sürüden kurbanlık bir at seçer. Hayvanı kesmeden önce, göğün dokuzuncu katına çıkarak kurbanı, gökteki en büyük ruhun (Ülgen) onayına sunar. Kurban beğenilirse, hemen o akşam kesilir. Göğün dokuzuncu katına ulaşınca, kurbanın ruhunu Ülgen’e sunar.

• Telengitlerde bir ulu Şaman vardı. Ya Oyrot Hanın kendisi, ya da Elzen Hanın oğlu hastalanmıştı. Han Şaman Abıs’ı ona kamlık etmek için çağırdı. Abıs Karez gelip hastayı kurtardı. Han ona yılkıdan dokuz at, bir de seyis verdi.

• Hakaslar ölülerinin arkasından yılda altı kez yemek verirlerdi ve kirek dedikleri duaları okurlardı. Kirek günlerinde evdeki dua bittiğinde kara ruhu evden kovmak gerekirdi. Aksi hâlde kara ruh evde olanlara mutsuzluk getirirdi. Bunun için bir at kafatası, dört at bacağı, dokuz adet kuşburnu dalı, dokuz parça kuşüzümü ağacı dalı, dokuz siyah taş, üç akdiken dalı ve orak demiri hazırlanırdı.

Kaynak: http://spaces.msn.com/members/nkahraman/

Alıntı : http://leothemaster.spaces.live.com/blog/cns!2B0CF3A8EC712858!2280.trak

 

Sanlav nedir ? birkaç bin yıldan beri yaşayan bir gelenek ….