Category: Müzik


İstiklal Marşımız üzerine

 
 
Hatalı plak kaydı yüzünden İstiklal Marşı’nı yıllardır yanlış söylüyoruz
Soner YALÇIN
 
Türkiye tarihinin sözleri herkes tarafından büyük coşkuyla okunan, ama bestesi hep eleştirilen başka bir eseri yok… Besteci Osman Zeki Üngör’e göre tartışmalar, İstiklal Marşı’nın ilk plak kaydını yapan Sahibinin Sesi adlı müzik şirketinin yanlış kaydından kaynaklanıyor.
 
Nasıl mı?.. TARİH: 10 Eylül 1922. İstanbul, Şişli’de Uğurlu Apartmanı’nın 4 numaralı dairesinin kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kapıyı yumruklayan ilkokul öğretmeni İhsan Bey, telaşlıydı. Ev sahibi; Mızıka-i Hümayun şefi-öğretmeni Osman Zeki (Üngör) Bey ile, misafiri Talim Terbiye Heyeti Üyesi Haydar Bey merakla kapıya koştular. İhsan Bey müjdeyi kapıda verdi: "Türk süvarileri İzmir’e girmiş." Üçü de gözyaşlarına hákim olamadı…
 
Osman Zeki Bey coşkuyla salondaki piyanosunun başına geçti. Sevinçten elleri titriyordu. Tuşlara dokunmaya başladı…
İki arkadaşı, piyanodan yükselen melodiyi şaşkınlıkla dinliyordu…Yeni bir marş doğuyordu…Osman Zeki Bey, Şişli’deki evinde iki gün daha çalıştı; bestesini bitirdi. Hemen arkadaşlarına koştu. Hepsi çok beğendi. Mesleki "onayı" almak için, bestesini Viyana Konservatuvarı’na gönderdi. 10 gün sonra yanıt geldi; eser orijinaldi…Osman Zeki Bey notalarını çantasına koyup Ankara’nın yolunu tuttu…
 
ATATÜRK’ÜN DAVETİ 2 Ekim 1922. Ankara.
Büyük Kurtarıcı Mustafa Kemal’in İzmir’den dönüşü görkemli bir törenle kutlanıyor. Osman Zeki Bey, o gece yarısı Ankara Palas’ta, Mustafa Kemal’in huzurunda çaldı. Mustafa Kemal marşı çok beğendi. Osman Zeki Bey’i ekibiyle birlikte Ankara’ya davet etti. Osman Zeki Bey, "Memnuniyetle paşam!" dedi, ama içine de bir korku düştü. Sultan Vahideddin hálá padişahtı ve İstanbul’daydı. Ya arkadaşları korkup gelmezse? İstanbul’a gitti; Ankara davetini orkestra arkadaşlarına çekinerek söyledi. Korktuğu gibi olmadı; hepsi kabul etti…
 
Milli marş Ankara’da artık orkestra eşliğinde çalınıyordu. Ama bu sadece Ankara çevresiyle kısıtlıydı! Çünkü, ortada bir karışıklık vardı. Her bölgenin milli marşı söyleyiş biçimi değişikti!.. Bu karışıklığın sebebi, savaş koşullarından kaynaklanıyordu.
 
FARKLI BESTELER VARDI
"İstiklal Marşı" Meclis tarafından 12 Mart 1921’de kabul edildi. Sıra marşın bestelenmesine gelmişti. Yarışmaya 24 besteci davet edildi. 24 besteci, Mehmet Akif’in şiirini farklı farklı besteledi. Söz jürideydi. Ancak savaşın her geçen gün kızışması üzerine yarışma sonuçlandırılamadı. Ve bir karmaşa doğdu. Örneğin; 24 besteciden biri olan Ahmet Yekda Bey, bestesini Trakya bölgesine söyletmeye başladı! Bir diğer yarışmacı İsmail Zühdü Bey ise bestesini Ege bölgesine yaydı. İstanbul çevresi ise Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in bestesine göre söylüyordu milli marşı…Bu karışıklık üç yıl sürdü.
Yıl 1924. Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir kurul oluşturuldu. Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in bestesi beğenildi. Beste pek marşa benzemiyordu; Türk müziği etkisindeydi; acemaşiran makamındaydı! Neden Ali Rıfat Bey’in bestesi seçilmişti? Ali Rıfat Bey, Mısırlı Abbas Halim Paşa’nın kız kardeşi Prenses Zehra Hanım’la evliydi. Mısırlı Abbas Halim Paşa, Mehmet Akif’in yakın dostu ve hamisiydi; bir etki söz konusu muydu? Öyle ya; Mehmet Akif’in yazdığı "Köse İmam" adlı şiiri de Ali Rıfat Bey bir perdelik operet yapmıştı. İyi ilişkileri vardı yani. Neyse konumuz bu değil…
 
Alaturka tarzda icra edilen Ali Rıfat Bey’in bestesi, 1924’ten 1930 yılına kadar çalınıp söylendi. 1930 yılında milli marşın bestesi değiştirildi. Alaturka üslubun yerini modern Batı müziği aldı. O yıllarda Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın şefliğini yürüten Osman Zeki Üngör’ün, yıllar önce Şişli’deki evinde bestelediği marş kabul edildi. Türkiye’de, 1930 yılından günümüze; 77 yıldır Osman Zeki Üngör’ün bu bestesi söylenmektedir.
Ama 77 yıldır da bir tartışma sürüp gitmektedir…
 
HATA PLAK ŞİRKETİNDE!
"Marş cenaze marşı gibi, temposu çok ağır." Besteye yapılan eleştirilerin odağında buna benzer cümleler vardı. Osman Zeki Üngör de bu eleştirilere katılıyordu. Ama haklı bir gerekçesi vardı. Şöyle ki:
Sahibinin Sesi, İstanbul’da ünlü bir müzik şirketinin adıydı. Şirketin üç ortağından Kayseri kökenli Vahram Gesaryan, İstiklal Marşı’nı plağa kaydetmek istedi. Bu nedenle besteci Üngör’le bir anlaşma imzaladı. İngiltere’den getirilen ses teknisyenlerinin kontrolünde, besteci Üngör orkestra eşliğinde milli marşı stüdyoda icra etti. Fakat aksilik oldu; marş plağın aynı yüzünün yarısını doldurabildi. Şirket yöneticileri devreye girdi; plağın dolması için bir marş daha çalınmasını istediler. Besteci Üngör yanaşmadı.
 
Ortam gerilince bir teklifte bulundu:

"Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter!" Besteci Üngör kendi edip kendi bulmuştu; marş çalınırken, gramofonun hızıyla ayarlama yapılacağını kim düşünebilirdi ki? Doğal olarak, milli marş plağa okunan bu ağır temposuyla Türkiye’ye yayıldı.
 
Radyolar bile aynı yavaşlıkta çalmaya başladı. Besteci Üngör sağa sola koştu, derdini anlatmaya çalıştı:
"Ben, Şişli’deki dairemde besteyi yaparken gözümüzün önünde İzmir’e dörtnala giden süvariler vardı; ama bu marş çok yavaş çaldırılıyor, yanlıştır, yazıktır, yapmayın!" ama iş işten geçmişti. Orkestralar bile artık plaktaki tempoyla çalıyordu…

 

İşin garibi, Osman Zeki Bey sadece plak şirketini kabahatli bulmadı. İsim vermeden sitem ettiği bir kişi daha vardı; İstiklal Marşı’nı orkestraya uyarlayan Ermeni besteci Edgar Manas!..
 
Kaynak: Musiki Dergisi

Hotel California ve Türkçesi

On a dark desert highway, cool wind in my hair 
	Karanlık bir çöl otoyolunda, serin rüzgar saçlarımda 
Warm smell of colitas, rising up through the air 
	Colitaların sıcak kokusu, yükseliyor havaya 
Up ahead in the distance, I saw a shimmering light 
	İleride bir mesafede, parlak bir ışık gördüm 
My head grew heavy and my sight grew dim 
	Ağırlaştı başım ve bulanıklaştı görüşüm. 
I had to stop for the night 
	Gece için durmalıydım 
There she stood in the doorway; 
	Orada, kapının önünde durdu 
I heard the mission bell 
	Görev zili duyuldu 
And I was thinking to myself, 
	Ve kendi kendime düşünüyordum ki 
'This could be Heaven or this could be Hell' 
	'Cennet de olabilir bu, cehennem de' 
Then she lit up a candle and she showed me the way 
	Sonra bir mum yaktı ve bana yolu gösterdi 
There were voices down the corridor, 
	Koridor boyunca sesler vardı 
I thought I heard them say... 
	Sanırım şöyle dediklerini duydum onların: 
Welcome to the Hotel California 
	California oteline hoşgeldiniz 
Such a lovely place 
	Ne kadar hoş bir yer 
Such a lovely face 
	Ne kadar hoş bir çehre 
Plenty of room at the Hotel California 
	Bir çok oda var otel california da 
Any time of year, you can find it here 
	Yılın herhangi bir zamanı, bulabilirsiniz burada 
Her mind is Tiffany-twisted, she got the Mercedes bends 
	Aklı "Tiffany-dalgın", "Mercedes kavisleri" 
She got a lot of pretty, pretty boys, that she calls friends 
	Bir sürü tatlı çocukları vardı, arkadaş diye çağırdığı 
How they dance in the courtyard, sweet summer sweat. 
	Sahnede nasıl dansettikleri, tatlı yaz teri 
Some dance to remember, some dance to forget 
	Bazı danslar hatırlamak içindir, unutmak içindir bazısı 
So I called up the Captain, 
	Böylece hatırlattım kaptana 
'Please bring me my wine' 
	'lütfen şarabımı getirin bana' 
He said,'We haven't had that spirit here since nineteen sixty nine' 
	O dedi ki; "o ruhu yakalayamamıştık 1969 dan bu yana" 
And still those voices are calling from far away, 
	Ve o sesler çok uzaklardan çağırıyor hala 
Wake you up in the middle of the night 
	Uyandırır seni gecenin ortasında 
Just to hear them say... 
	Sadece onların şunu demelerini duymaya... 
Welcome to the Hotel California 
	California oteline hoşgeldiniz 
Such a lovely place 
	Ne kadar hoş bir yer 
Such a lovely face 
	Ne kadar hoş bir çehre 
They livin' it up at the Hotel California 
	Otel California'da yaşarlar şaşaa içinde 
What a nice surprise, bring your alibis 
	Ne kadar güzel bir sürpriz, getirir bahanelerinizi 
Mirrors on the ceiling, 
	Aynalar tavanda 
The pink champagne on ice 
	Buzda pembe şampanya 
And she said 'We are all just prisoners here, of our own device' 
	Ve o dedi ki; "burada hepimiz sadece mahkumlarız, kendi düzeneğimizin" 
And in the master's chambers, 
	Ve ana salonda 
They gathered for the feast 
	ziyafet için toplandılar 
The stab it with their steely knives, 
	Çelik bıçaklarıyla onu doğradılar 
But they just can't kill the beast 
	Fakat canavarı öldüremezler 
Last thing I remember, I was 
	Hatırladığım son şey, benim 
Running for the door 
	Kapıya koştuğumdu 
I had to find the passage back 
	Geçidi tekrar bulmalıydım. 
To the place I was before 
	Daha önce bulunduğum yere açılan 
'Relax,'said the night man, 
	"Rahatla" dedi adam 
We are programmed to receive. 
	Varmak için programlandık 
You can checkout any time you like, 
	İstediğin zaman kontrol edebilirsin 
but you can never leave! 
	Ama ayrılamazsın asla!
 
 

Müziğin tarihsel gelişimi

 Alıntı İ. KARACALAR ‘dan…

lat. Musica,   yun. Musike,   fr. Musique   ita. Musica,   ing. Music,   alm. Musik,   ar. Musıkî

Duygu, düşünce ve imgeleri tek sesli ya da çok sesli olarak anlatma sanatı. Bu biçimde düzenlenmiş seslerden oluşan yapıtların okunması ya da çalınması.

Müzikle ilgili ilk veriler İlkçağa kadar uzanır. Müzikle uğraşanları; makam, derece notalama, biçim, armoni gibi müzik öğelerini; müzik araçlarını; yapıt türlerini, formlarını; müziğin dünya coğrafyası üzerindeki yayılma, gelişme ve etkileme sürecini, özetle müziğin tarihini irdeleyen ve inceleyen bilim dalına müzikbilim (fr. Musicologie,   ing. Musicology) denir.

Bu bilim dalının elindeki en eski veriler ( ikonografi ) kabartmalar, gravürler ve resimlerdir. İlk teksesli ve lirik müzik yapıtlarının ilâhiler ve kasideler olduğu bilinmektedir. Çoksesli müziğin ise, yeni bulgularla, yalnızca uygar toplumlara ait olmadığı tartışılmaktadır. 6. ve 8. yüzyılları kapsayan folklorun ve dinsel içerikli teksesli Gregoryan müziğin, ilk örneklerine Fransa ve Flaman ülkelerinde rastlanan dinsel ve din dışı çoksesli müziğin temelini oluşturduğu, bundan da notalı dram sanatının doğduğu sonucuna varılmaktadır. Bu gelişme içinde, 15. ve 16. yüzyılda, çalgıların da çoksesli müzikte kullanılmaya başlandığı görülmektedir.

Böylece, ortaçağın Mister oyunlarından, yine 15. ve 16. yüzyıllarda kutsal dramlar doğmuş olmaktadır. 17. yüzyıldan sonra ise, orkestra müziğinin kişilik kazandığı, daha sonraki yüzyıllarda da müziğin değişik anlatım özellikleri ve biçimler edindiği izlenmektedir. MS 480-524 yılları arasında yaşayan Boethius, çalınan ve söylenen müzik yapıtlarını yazıya dönüştürmeyi ilk düşünenlerden biridir. Bu amaçla, seslere harfler vermeyi tasarlamış, İngilizlerin ve Almanların bugün de kullandıkları, “la” sesiyle başlayan gamı, şöyle harflendirmişti: A (la), B (si), C (do),  D (re), E (mi), F (fa), G (sol).

Ancak, yalnızca notaların adlarını anımsatmaya yarayan harfler, bir yapıtın bütünüyle okunmasını sağlamadığından, birtakım işaretlerden yararlanma yolları arandı ve sonuçta adına neuma denilen işaretler bulundu. Ne var ki, bunlar da yetersizdi. Çünkü, neuma ’larda yalnız, ezgilerin başlangıç noktaları saptanabiliyordu. Bir çizgi üzerinde belirtilen bu ilk ses, unutulan bir ezgiyi hatırlatmaya yarıyor, fakat o ezgiyi bilmeyen biri için, hiçbir anlam taşımıyordu. Neumaların yetersizliğini ortadan kaldırmak için, çizgi önce ikiye, sonra üçe, dörde sonuçta beşe çıkarılarak, bugünkü dizek (porte) bulunmuş oldu. Porteyi oluşturan çizgiler ve aralıkları, üzerindeki notaya adını verdiğinden, sesler okunabiliyordu. Bu aşamadan sonra, notalara harflerden başka adlar vermek gereği belirdi. Bunu da Guido d’Arreza (Arrezo’lu Guido) çözümledi ve bir ilâhinin dize başlarındaki ilk heceleri, notalara ad olarak verdi;

Ut queant laxis

Resonare fibris

Mira gestorum

Famuli tuorum

Solve poluti

Labii reatum

Sante Johannes

“ Ut ” sözcüğünün kapalı hece olması, uzatılamaması ve söylenişindeki sertliği ortadan kaldırmak için de Giovanni Maria Bononcini (1642-1678) bu heceyi tersine çevirerek, “do” söylenişiyle kullandı.Boethius’un notalama çabaları sürerken, kilise, müziği titizlikle ele alıyor, yabancı öğelerin kilise müziğine sızmamasına çalışıyordu. Papa I. Gregorius (540-604), ileride kendi adıyla anılacak, sekiz perdeli bir gam kullanarak, dinsel törenlerde okunacak ilâhilerde birlik sağlamayı başarıyordu.

Bugün de Gregoryen müzik adıyla anılan bu teksesli ezgiler, Roma’dan bütün dünya kiliselerine ulaştırılıyordu. Alcuin (725-804) Hucbald (840-930) ve Hoger, gerek müzik yazısını, gerek tekseslilik düzenini daha ileriye götüren kuramsal çalışmalarıyla, çoksesli müziğin öncüleri oluyorlardı. Böylece, kilisede başlayan gelişme, dindışı müziğe de geçmiş oluyordu. Haçlı seferleriyle Yakındoğu’yu tanımak fırsatını bulan Avrupa, oralardan dönenler sayesinde yeni çalgılar, yeni ezgiler öğrenmeye, gezginci ozanlar trubadurların ağzından yeni renkler, yeni havalar kapmaya başlamışlardı.

Adam de la Halle (1220-1278), Philippe de Vitry (1285-1316), guillaume de Machaut (1300-1377), Francesco Landino (1320-1397), John Dunstable (1370-1453), Guillaume Dufay (1400-1474), Gilles Binchois (1400-1460), Johannes Okeghem (1430-1495), Martin Luther (1483-1546), Jacob Obrecht (1450-1505), Josquin des Pres (1450-1521), adrian Willaert (1480-1562), Clement Janequin (1485-1560), Pierluigi da Palestrina (1524-1594), Jean Sweeklinck (1562-1621), Gesualdo da Venosa (1560-1612)… gibi bestecilerin elinde gelişen müzik kuralları, o çağların en yaygın çalgısı olan org için yazılan yapıtlar, 17. yüzyılın ikinci yarısında beliren Arsnova akımının temelini oluşturdu. Madrigal, virginal, chanson, lied gibi müzik türlerinin kilise etkisiyle yayılmasından sonra, 17. yüzyılda, opera ve oratoryo gelişti. Claudio Monteverdi (1567-1643), Pietro Cavalli (1602-1676), Marc Antonio Cesti (1618-16699, Alessandro Scarlatti (1658-1725), operanın İtalya’daki öncüleri oldular.

Önceleri opera gibi dekor, kostüm ve bale öğelerinin desteğiyle seslendirilen oratoryoyu, bağımsız bir ses yapıtı haline dönüştüren ise Giacomo Carissimi (1605-1674) oldu. 17. yüzyılda, kilise dışı müzikle birlikte, çalgılar da gelişmeye başladı. Klavsen, org, lavta, lir, viyel ve birkaç vurma, birkaç da üfleme çalgı, yine o dönemin en yaygın müzik türü olan suit in icrasında kullanılırdı. Süitin bölümlerini oluşturan allamande, courante, sarabanda, gigue gibi danslar, lavta ve klavsen eşliğinde oynandığından, en gözde çalgılar onlardı. Süitin gelişmesi, sonat formunu doğurdu. İnsan sesi dışında, yalnızca çalgılar için yapıtlar verilmeye başlanınca da, çalgı yapımı gelişti.

İlk gelişen çalgı keman oldu. Guarneri, amati Stradivarius gibi ustaların elinde gelişen keman, virtüözlerinide berabekinde geliştirdi. Konçerto formu, kemanla birlikte değer kazandı. Tremolo, pizzicato, glissandao gibi tekniklere yatkın olan kemana besteciler de büyük ilgi gösterdiler. Kemanın yanı sıra, Anvers’te Ruskers ailesi klavseni geliştirdi. Klavsenin yerine daha güçlü ( forte ) bir çalgının gereğini duyan yapımcılar, 18. yüzyılın başlarında Piyanoyu ( Piano-Forte ) buldular ( 1709 Floransa – İtalya Bartolomeo Cristofori ). Londra, Paris, Roma, yapımları birbirinden farklı, ancak ses bakımından güçlü piyanoların, zevkle kullanıldığı, piyano için bestelenen yapıtların bir çığ gibi çoğaldığı kentler oldular.

Avrupa müziğini geriden izleyen Amerika, bu çağa, caz ( j&z – jazz ) müziğini tanıtarak girdi. Özellikle Amerikalı besteciler, cazı müziğin her türünde işleyerek, bu yönde özgün örnekler verdiler.