Latest Entries »

NASA arşivi

NASA görüntü arşivi bir tık ötenizde!

NASA’nın büyüleyici uzay fotoğrafları arşivi emrinize amade. İşte dev arşive ulaşmanın yolu…

Dünyadaki yaşamla ilgili görüntüler ve fotoğraflar arıyorsanız çok sayıda internet sitesi bulmanız mümkün. Ama eğer evrenle ilgili resimlerin peşindeyseniz NASA‘ya başvurmalısınız. Artık Internet Archive kurumu ile ortak çalışmaları sayesinde NASA’nın resim ve video arşivine ulaşmak çok daha kolay. İçinde 21 NASA resim koleksiyonu bulunan ve büyük bir veritabanına sahip "NASA Images" web sitesi geçtiğimiz hafta açıldı.

Önümüzdeki 5 yıl içinde siteye milyonlarca fotoğraf ve binlerce saatlik video görüntüsü eklenecek. İlk açıldığı günlerde büyük bir yoğunluk yaşandığı için site oldukça yavaş. Ama ileride "NASA Images" uzay meraklıları için vazgeçilmez bir kaynak olacağa benziyor.

Nasa Images’a ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.  Esen kalın …

 

 

Bu virüsten kurtulmak çok zor !

Trojan-Downloader.JS.Small.js:

 

En hızlı yayılan zararlılardan biri.

İnternette dolaşan yeni trojan hızla yayılıyor. Üstelik bu trojanla kurtulmak hiç de kolay değil.
Son birkaç gündür internet üzerinde dolaşan zararlı kullanıcıların bir numaralı belası olmaya başladı. Kaspersky tarafından " Trojan-Downloader.JS.Small.js " olarak tanımlanan zararlı, ağ üzerindeki bir PC ‘ye bulaşarak bu PC ‘yi sistemde Gateway olarak gösteriyor. Diğer bilgisayarlar ise Gateway olarak gördükleri bu PC üzerinden internete bağlanmaya çalışıyor. Tabi bu durumda virüs de internete bağlanmak isteyen PC’ye direkt olarak bulaşmış oluyor.

Zararlıdan etkilenen PC ‘ye format atılsa bile, ağa bağlanıldığı an virüs tekrar sisteme bulaşıyor. Virüsten kurtulmanın yolu ise, ağ üzerinde bulunan ve zararlıdan etkilenen tüm PC ‘leri tespit etmek ve zararlıyı silmek, daha doğrusu bu sistemleri formatlamak.

 
alıntı / haber CHIP ONLINE
 
 

 

Allianoi Nedir?

 

Allianoi ‘nin küçük bir termal merkezi olduğu sanılmaktadır. Sıcak sudan bu dönemden itibaren yararlanılıyordu. Helenistik Çağ ‘a ait sadece birkaç arkeolojik ve nümizmatik eser ele geçmiş olmasına rağmen Allianoi merkez yerleşiminde Helenistik mimariye rastlanılmamıştır. Roma İmparatorluk Dönemi’nde ( İ.S. II. Yüzyıl ) kült merkezinde, Anadolu ‘nun pek çok merkezinde ve Pergamon ‘daki Asklepieionda olduğu gibi büyük bir bayındırlık faaliyeti yaşanmıştır. Kült merkezinde mevcut binaların büyük bir kısmı bu döneme aittir. Ilıcanın yanı sıra, köprüler, caddeler, sokaklar, insulalar, geçiş yapısı, propylon, ve nympheum bu dönemde planlanır…

  

 

 

Devamı için … ALLIANOI

 

  

 

Denizli ‘de araştırma yapmak için kamp kuran bir grup üniversite öğrencisi, kamp yakınına tüneyen bir Denizli horozunun sabahın erken saatlerinde yüksek sesle ötmesinden çok rahatsız olmuşlar…

 

Sabahın köründe ortaya çıkan horoz, önce dikleniyor, sonra dakikalarca ötüyormuş…Tabii ekipte ne uyku ne de huzur bırakmıyormuş… Sonunda sabırlar tükenmiş…Susturmak için başlamışlar horozu kovalamaya…

 

Horoz önde… Gençler peşinde…

 

Mahalle arasına dalmışlar… Kovalamacayı gören, fakat bir anlam veremeyen yaşlı dede, seslenmiş:

 

Hey, evlatlar!… Bu zavallı horozu niye ürkütüyorsunuz ?…

 

        – Dede, sabahın köründe ötmeye başlıyor, kampı ayağa kaldırıyor. O yüzden başını keseceğiz !…

 

        – Yazıktır evladım yapmayın !… demiş ihtiyar,

      bırakın, ben onun sesini keserim, bir daha da rahatsız etmez sizi…

 

Gençler bunun üzerine kovalamayı bırakmışlar.

 

Ertesi sabah, hafif "gak – guk" sesleri dışında horozdan kayda değer hiçbir ses çıkmadığını görünce de şaşırıp dedeye koşmuşlar:

 

        -Yahu dede, ne yaptın da bu horozun sesini kestin ?…

 

İhtiyar gülmüş…

 

       – Kıçına zeytinyağı sürdüm. Horoz kabararak ötmeye yeltendiğinde, gerisi tutmuyor ki kuvvet alsın… Ancak "gak – guk" edebiliyor…

 

        Kıssadan hisse:

 

      Arkan sağlamsa, istediğin kadar kabarır, diklenir, sözünü dinletirsin.

      Arkan bir gevşemeye görsün, ancak "gak-guk" edersin…

 

 

 

Kuraklık

Kuraklık haritası

CNN TÜRK

 

Kuraklık Türkiye’nin tamamına yakınında hüküm sürüyor. Kuraklıktan en fazla etkilenen bölge ise, Düzce ve Akçakoca. Yani, İstanbul’un günlük su ihtiyacının 3’te 1’ini karşılaması umut edilen Melen Havzası.

Birkaç yıl öncesine kadar yağışta Rize ile yarışan Düzce ve çevresi, 2 yıldır Konya’ya dönmüş durumda. İşte Meteoroloji’nin kuraklık haritalarından Melen ‘deki büyük değişim…

Türkiye geçen yılı aratmayan bir kuraklıkla mücadele ediyor. Meteoroloji’nin aylık kuraklık raporuna göre bu yılın haziran ayı geçen yılı bile gölgede bıraktı.

Meteoroloji’nin internet sitesine göre, Karadeniz kıyıları ile Erzincan arasında kalan bölge dışında her yer çok kurak ya da çöl iklimi etkisi altında.

2008 Haziran ayı ile 2007 Haziran ayı kuraklık haritası karşılaştırıldığında ise ortaya çok çarpıcı bir gerçek çıkıyor: Son bir yılda kuraklıkta en fazla artışın olduğu yer Düzce; yani İstanbul’un yıllık su ihtiyacının yarısını karşılayacağı hesap edilen Melen Havzası.

Düzce’deki büyük değişim kuraklık haritasında renklerle anlatılıyor. 1971-2000 yıllarını kapsayan haritada Düzce ve çevresi Türkiye’nin en çok yağış alan şehri Rize ile aynı renkte.

2007’den itibaren ise yeşilin tonu açılmaya başlıyor ve 2008’de artık Düzce de Konya’dan farksız.

Meteoroloji, uzun yıllar ortalaması olarak baz aldığı 71-2000 arasını gösteren harita ile 2008 Haziran ayı haritasının üst üste koymuş. Ortaya çıkan manzara da Melen ‘e bağlanan umutların suya düşeceğini gösteriyor.

Bu yıl haziran ayında Düzce dışında Sinop hariç Batı Karadeniz, İç Anadolu Bölgesi’nin kuzeyi ve iç kesimleri ile Kayseri, Pınarbaşı, Kütahya, Afyon, Trabzon, Ağrı, Solhan ve Uzunköprü çevreleri de daha kurak geçti.

2008 yazını daha nemli geçiren yerler ise parmakla sayılıyor; Trakya’nın batısı, Elbistan, Sivas, Tokat, Ordu, Giresun, Artvin, Ardahan ve Kars daha nemli bir ayı geride bıraktı.

 

 

 

 

 

 

 

Kahve üzerine

İtiraf etmem gerekirki tam bir kafeinmanım, sert içimli kahveleri özelikle kıvamlı ve şekersiz içtiğimden dolayı kahvemden yanlışlıkla bir yudum alan kişi suzuz rakı içmiş gibi çarpılıyor ve tabiiki benim masamda oturanlar benim kahvemden en az dört karış uzak duruyorlar. E…onlar için geçerli olan bu durumun tersi de benim için geçerli. Bende onların üç-beş şekerle tatlandırılmış kahvelerine yanlışlıkla daldığımda da…aynı duruma ben düşüyorum…

Geçenlerde bir Starbuck mağazasında Kafe Amerikana Duble Shot Sade Orta boy dedğimde…siparişi alanın yüzündeki ifadeden sonra, siparişi teslim eden baristanın ( kahvecinin ) yüzündeki ifade ender bir türle karşılaşmış gibiydi.

Evet, ben bir kafeinmanım. Kafeinman olmayanlar…yani normal insanların akşam saatlerinde bir adet kahve içseler, uyku saatleri birkaç saat geri teperken…ben elimde kahve kupası ile uyurum. Elimin altında en az dört çeşit kahve bulundururum bir de sabah evden çıkmadan önce hızlandırılmış tur için klasik ve sert bir saf-konserve kahve ( hani o Nescafé dediklerinden ).

Kahvenin en güzel içimi Türk Tipi işlenmiş ve pişirilmiş kahvedir, ondan sonra da sırayı Pres kahve alır. Bunların dışındakiler bana pek de kahve içiyormuşum duygusunu vermez…onlar benim için farklı kafeinli içecekler sınıfındadırlar. Hele o üçü bir arada olanlar…amanın…sanki çocuk mamasının sulandırılmış biçimi…

Eğer kahve ve kafeine ait güzel bir sunum izlemek isterseniz lütfen tıklayın..
http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0501/gorveisit/default.asp

Esen kalın, siz bana uymayın hergün en az iki kahve için…sağlıklı kalın.

  

Sunum National Geographic Türkiye tarafından hazırlanmış. 

Sunum için bilgisayarınızda Flash yüklü olması ve biraz hızlı bir İnternet bağlantısı yeterli.

 
 
Hatalı plak kaydı yüzünden İstiklal Marşı’nı yıllardır yanlış söylüyoruz
Soner YALÇIN
 
Türkiye tarihinin sözleri herkes tarafından büyük coşkuyla okunan, ama bestesi hep eleştirilen başka bir eseri yok… Besteci Osman Zeki Üngör’e göre tartışmalar, İstiklal Marşı’nın ilk plak kaydını yapan Sahibinin Sesi adlı müzik şirketinin yanlış kaydından kaynaklanıyor.
 
Nasıl mı?.. TARİH: 10 Eylül 1922. İstanbul, Şişli’de Uğurlu Apartmanı’nın 4 numaralı dairesinin kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kapıyı yumruklayan ilkokul öğretmeni İhsan Bey, telaşlıydı. Ev sahibi; Mızıka-i Hümayun şefi-öğretmeni Osman Zeki (Üngör) Bey ile, misafiri Talim Terbiye Heyeti Üyesi Haydar Bey merakla kapıya koştular. İhsan Bey müjdeyi kapıda verdi: "Türk süvarileri İzmir’e girmiş." Üçü de gözyaşlarına hákim olamadı…
 
Osman Zeki Bey coşkuyla salondaki piyanosunun başına geçti. Sevinçten elleri titriyordu. Tuşlara dokunmaya başladı…
İki arkadaşı, piyanodan yükselen melodiyi şaşkınlıkla dinliyordu…Yeni bir marş doğuyordu…Osman Zeki Bey, Şişli’deki evinde iki gün daha çalıştı; bestesini bitirdi. Hemen arkadaşlarına koştu. Hepsi çok beğendi. Mesleki "onayı" almak için, bestesini Viyana Konservatuvarı’na gönderdi. 10 gün sonra yanıt geldi; eser orijinaldi…Osman Zeki Bey notalarını çantasına koyup Ankara’nın yolunu tuttu…
 
ATATÜRK’ÜN DAVETİ 2 Ekim 1922. Ankara.
Büyük Kurtarıcı Mustafa Kemal’in İzmir’den dönüşü görkemli bir törenle kutlanıyor. Osman Zeki Bey, o gece yarısı Ankara Palas’ta, Mustafa Kemal’in huzurunda çaldı. Mustafa Kemal marşı çok beğendi. Osman Zeki Bey’i ekibiyle birlikte Ankara’ya davet etti. Osman Zeki Bey, "Memnuniyetle paşam!" dedi, ama içine de bir korku düştü. Sultan Vahideddin hálá padişahtı ve İstanbul’daydı. Ya arkadaşları korkup gelmezse? İstanbul’a gitti; Ankara davetini orkestra arkadaşlarına çekinerek söyledi. Korktuğu gibi olmadı; hepsi kabul etti…
 
Milli marş Ankara’da artık orkestra eşliğinde çalınıyordu. Ama bu sadece Ankara çevresiyle kısıtlıydı! Çünkü, ortada bir karışıklık vardı. Her bölgenin milli marşı söyleyiş biçimi değişikti!.. Bu karışıklığın sebebi, savaş koşullarından kaynaklanıyordu.
 
FARKLI BESTELER VARDI
"İstiklal Marşı" Meclis tarafından 12 Mart 1921’de kabul edildi. Sıra marşın bestelenmesine gelmişti. Yarışmaya 24 besteci davet edildi. 24 besteci, Mehmet Akif’in şiirini farklı farklı besteledi. Söz jürideydi. Ancak savaşın her geçen gün kızışması üzerine yarışma sonuçlandırılamadı. Ve bir karmaşa doğdu. Örneğin; 24 besteciden biri olan Ahmet Yekda Bey, bestesini Trakya bölgesine söyletmeye başladı! Bir diğer yarışmacı İsmail Zühdü Bey ise bestesini Ege bölgesine yaydı. İstanbul çevresi ise Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in bestesine göre söylüyordu milli marşı…Bu karışıklık üç yıl sürdü.
Yıl 1924. Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir kurul oluşturuldu. Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in bestesi beğenildi. Beste pek marşa benzemiyordu; Türk müziği etkisindeydi; acemaşiran makamındaydı! Neden Ali Rıfat Bey’in bestesi seçilmişti? Ali Rıfat Bey, Mısırlı Abbas Halim Paşa’nın kız kardeşi Prenses Zehra Hanım’la evliydi. Mısırlı Abbas Halim Paşa, Mehmet Akif’in yakın dostu ve hamisiydi; bir etki söz konusu muydu? Öyle ya; Mehmet Akif’in yazdığı "Köse İmam" adlı şiiri de Ali Rıfat Bey bir perdelik operet yapmıştı. İyi ilişkileri vardı yani. Neyse konumuz bu değil…
 
Alaturka tarzda icra edilen Ali Rıfat Bey’in bestesi, 1924’ten 1930 yılına kadar çalınıp söylendi. 1930 yılında milli marşın bestesi değiştirildi. Alaturka üslubun yerini modern Batı müziği aldı. O yıllarda Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın şefliğini yürüten Osman Zeki Üngör’ün, yıllar önce Şişli’deki evinde bestelediği marş kabul edildi. Türkiye’de, 1930 yılından günümüze; 77 yıldır Osman Zeki Üngör’ün bu bestesi söylenmektedir.
Ama 77 yıldır da bir tartışma sürüp gitmektedir…
 
HATA PLAK ŞİRKETİNDE!
"Marş cenaze marşı gibi, temposu çok ağır." Besteye yapılan eleştirilerin odağında buna benzer cümleler vardı. Osman Zeki Üngör de bu eleştirilere katılıyordu. Ama haklı bir gerekçesi vardı. Şöyle ki:
Sahibinin Sesi, İstanbul’da ünlü bir müzik şirketinin adıydı. Şirketin üç ortağından Kayseri kökenli Vahram Gesaryan, İstiklal Marşı’nı plağa kaydetmek istedi. Bu nedenle besteci Üngör’le bir anlaşma imzaladı. İngiltere’den getirilen ses teknisyenlerinin kontrolünde, besteci Üngör orkestra eşliğinde milli marşı stüdyoda icra etti. Fakat aksilik oldu; marş plağın aynı yüzünün yarısını doldurabildi. Şirket yöneticileri devreye girdi; plağın dolması için bir marş daha çalınmasını istediler. Besteci Üngör yanaşmadı.
 
Ortam gerilince bir teklifte bulundu:

"Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter!" Besteci Üngör kendi edip kendi bulmuştu; marş çalınırken, gramofonun hızıyla ayarlama yapılacağını kim düşünebilirdi ki? Doğal olarak, milli marş plağa okunan bu ağır temposuyla Türkiye’ye yayıldı.
 
Radyolar bile aynı yavaşlıkta çalmaya başladı. Besteci Üngör sağa sola koştu, derdini anlatmaya çalıştı:
"Ben, Şişli’deki dairemde besteyi yaparken gözümüzün önünde İzmir’e dörtnala giden süvariler vardı; ama bu marş çok yavaş çaldırılıyor, yanlıştır, yazıktır, yapmayın!" ama iş işten geçmişti. Orkestralar bile artık plaktaki tempoyla çalıyordu…

 

İşin garibi, Osman Zeki Bey sadece plak şirketini kabahatli bulmadı. İsim vermeden sitem ettiği bir kişi daha vardı; İstiklal Marşı’nı orkestraya uyarlayan Ermeni besteci Edgar Manas!..
 
Kaynak: Musiki Dergisi

Ergenekon nedir ?

Gözaltına alınanların en önemli özellikleri nelerdir?

BOP eş başkanı olmaları mı? Amerika’yla gizli antlaşma yapmaları mı? Türk Ordusunu zaafa uğratma çabası içinde olmaları mı? Kıbrıs’ta Rauf Denktaş’ı sırtından hançerlemeleri?
Tarikat bağlantılı, Fethullah sicilli olmaları mı? Çocuklarının gemicik sahibi olmaları? Fabrikaları özelleştirmeleri, toprakları yabancılara satmaları mı? Çiftçinin anasına sövmeleri, şehitlere kelle demeleri mi?

 
Dün gözaltına alınan emekli generallerimizin, gazetecilerimizin, aydınlarımızın, işadamlarımızın ve genç arkadaşlarımızın ortak özellikleri yukarıda saydığımız bu namussuzluklara, teslimiyetçiliğe göğüs germeleri, her şart altında Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü savunmalarıdır.
 
 Ergenekon diye, kimin uydurduğu belli olmayan bu örgütle alakaları yoktur. Böyle bir örgüt de yoktur.
 
Türk milleti olarak her şeyin farkındayız. Hedef olarak Türkiye’nin milli kuvvetlerini, Türk Silahlı Kuvvetlerini, Atatürkçü Gençleri, gazetecileri ve aydınlarını kendine Hedef seçen güç Amerika’dır.
 
AKP ve Fethullahçı takımı ABD’nin desteği olmadan bu operasyonu yürütecek cesarete ve güce sahip değildir. Hedefte Türk Ordusu, vatansever aydınları ve Atatürkçü gençler vardır.
Atatürk’ün fikir ve devrimleri için mücadele eden Türk Gençliği, bu davanın takipçisidir.

 

 
yukarıdaki çalışmayı tarafıma yönlendiren dostuma sonsuz teşekkürler.
 
Ergenekon; Kurtuluşa, Cumhuriyete ve Devrimlere karşı açılmış bir savaştır.
ve ne yazık ki düşman artık içimizde,
bizim içimizde…bizim kimliğimizle görünüyor…

 

 

 

"ATATÜRK DEVRİMLERİ= AYDINLANMA"DIR!


            Kimi politikacıların açıklamalarını, kesinlikle " yanlış anlaşılma, sözlerin çarpıtılması " olarak görmüyor, toplumu akılcılıktan, bilimsel bilgiden uzak girişimlerle kendi düş dünyalarının karanlıklarına çekmek isteyenleri, hâlâ şaşırarak izliyor ve bu " vur kaç " yöntemini kınıyoruz!


" Saltanatın yıkılması, cumhuriyetin kurulması bir devrimdir. Arap harflerinin kaldırılıp Latin alfabesinin kabulü bir devrimdir. Medrese eğitiminin kaldırılıp milli eğitimin tek bir yerde toplanması bir devrimdir." Bunlar doğrudur; ancak

 

" Yeni bir Cumhuriyet kurulmuştur ve bu cumhuriyet toplumun o güne kadarki birçok değer yargılarını ve kurumları ortadan kaldırmıştır " yargısı gibi, " …bir gece önce eski Türkçe yazı TBMM’de lağvedilerek Latin alfabesi getirilmiştir. Bu devrimdir. Toplumda okuma-yazma oranı sıfıra düşmüştür. Latin alfabesi, bilmeyenler için öyledir. Bu bir sosyal, tarihsel tespittir "…demek,

 

…söyleyen kişinin ne denli önyargılı olduğunun " tespiti "dir.

 

Politik bir " manevra " olmaktan öte gitmeyen bu yanlışların, " Harf Devrimini " hedef alan bölümünü düzeltim:


            *Cumhuriyetten önce halkın büyük bölümü okuryazar değildi; okuma yazma oranı özellikle kadınlarda sıfırdı. Zaten okuryazar olmayan, eski yazıya dinsel anlam yükleyenlerin eline düşen bir halkın, bir gecede okuma yazma oranının düştüğünü söylemek, bile bile toplumu yanıltmaktır. Onlarca kaynağı, bilimciyi yalanlayan bu sözler, yakın tarihi bilinçli olarak çarpıtmaktır.
            *
Türk Devriminin hiçbir parçası " bir gecede " tasarlanmış ve yaşama geçirilmiş değildir. Kimi politikacıların ağzından okullara akan bu yanlış saptamaların tek bir yararı vardır; artık " takiye" denilen maske, hiçbir yüzü saklamamaktadır.
            *
Türk Devriminin her aşaması, yaklaşık 90 yıldır kimileri için gerçekte " travma "dır;  hâlâ yüreklerinde saltanat ve hilafeti sancağı taşıyanlar; laik cumhuriyeti, tesettürün kalkmasını, yazının değişmesini sindiremezler. Çünkü yüzyıllarca " din "le kurulan dayatmalar ve " eski yazının büyüsü " ortadan kalktığında tutunacak dalları kalmayacaktır. Laik cumhuriyet, halk egemenliğini getirmiş; tesettürden çıkıp okullu olan kadın erkeğin arkasından yanına gelmiş; yeni yazı halka çağdaş dünyayla yarışma, ulusal ve evrensel değerleri bilgiyle, sanatla harmanlanma yolunu açmıştır. Bu eylemlerin adı, tek sözcükle aydınlanmadır.
           *
Belli ki Latin kökenli Yeni Türk Abecesi, kimi politikacıları yalnızca okuryazar yapmıştır; oysa Türk Devriminin amacı bu değildir; yeni yazı, arkasından gelen Dil Devrimi ve bütün yenilikler, akıl ve bilimden başka doğru tanımayan kuşaklar yetiştirmek için yapılmıştır. Türk Devrimini doğru anlayan ve uygulayan politikacılar yetiştiğinde de akıl ve bilimden başka doğru tanımayan kuşaklar, bilgi eksikliği içindeki, önyargılı politikacılara inancını kullanma izni vermeyecektir. Elbette doğru bilgiyle yetişecek kadınlarımız, saçını değil aklını sakınması gerektiğini ve Kurtuluş Savaşını doğru öğrenecek, Humeyni’yi Atatürk’ün önüne geçiren " travma " lardan sıyrılacaklardır.

Atatürk devrimlerine " travma " demek " sosyolojik, tarihsel tespit " değil, artık saklanamayan bir " hesaplaşma " dır.

 

Asıl " travma" yı, Mustafa Kemal ‘in " manevi mirası " olan akıl ve bilimden pay alamayanlar yaşamaktadır. Aklı ve bilimi öncü aldıklarında, bu " travma " yla kendi beyin ve yüreklerinde açtıkları yaraları, yine kendilerinin iyileştireceğine inanıyoruz.

 

Çünkü Türk Devrimi, politik çıkar odaklı her türlü hesaplaşmayı tersine çevirecek kadar güçlüdür. Her devrim kendi içinde karşıtlarını yaratır, onlara türlü " travma " lar yaşatır; önemli olan erken tanıdır.

En içten saygılarla duyururuz!


Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
Sevgi Özel

 

 

Mail grubumdan gelen bu yazıyı alanıma almadan edemedim…vurgulamalar için yapılan yazı renkleri ve alt çizgiler tarafımdan gerçekleştirilmiştir.

 

 

 

Hotel California ve Türkçesi

On a dark desert highway, cool wind in my hair 
	Karanlık bir çöl otoyolunda, serin rüzgar saçlarımda 
Warm smell of colitas, rising up through the air 
	Colitaların sıcak kokusu, yükseliyor havaya 
Up ahead in the distance, I saw a shimmering light 
	İleride bir mesafede, parlak bir ışık gördüm 
My head grew heavy and my sight grew dim 
	Ağırlaştı başım ve bulanıklaştı görüşüm. 
I had to stop for the night 
	Gece için durmalıydım 
There she stood in the doorway; 
	Orada, kapının önünde durdu 
I heard the mission bell 
	Görev zili duyuldu 
And I was thinking to myself, 
	Ve kendi kendime düşünüyordum ki 
'This could be Heaven or this could be Hell' 
	'Cennet de olabilir bu, cehennem de' 
Then she lit up a candle and she showed me the way 
	Sonra bir mum yaktı ve bana yolu gösterdi 
There were voices down the corridor, 
	Koridor boyunca sesler vardı 
I thought I heard them say... 
	Sanırım şöyle dediklerini duydum onların: 
Welcome to the Hotel California 
	California oteline hoşgeldiniz 
Such a lovely place 
	Ne kadar hoş bir yer 
Such a lovely face 
	Ne kadar hoş bir çehre 
Plenty of room at the Hotel California 
	Bir çok oda var otel california da 
Any time of year, you can find it here 
	Yılın herhangi bir zamanı, bulabilirsiniz burada 
Her mind is Tiffany-twisted, she got the Mercedes bends 
	Aklı "Tiffany-dalgın", "Mercedes kavisleri" 
She got a lot of pretty, pretty boys, that she calls friends 
	Bir sürü tatlı çocukları vardı, arkadaş diye çağırdığı 
How they dance in the courtyard, sweet summer sweat. 
	Sahnede nasıl dansettikleri, tatlı yaz teri 
Some dance to remember, some dance to forget 
	Bazı danslar hatırlamak içindir, unutmak içindir bazısı 
So I called up the Captain, 
	Böylece hatırlattım kaptana 
'Please bring me my wine' 
	'lütfen şarabımı getirin bana' 
He said,'We haven't had that spirit here since nineteen sixty nine' 
	O dedi ki; "o ruhu yakalayamamıştık 1969 dan bu yana" 
And still those voices are calling from far away, 
	Ve o sesler çok uzaklardan çağırıyor hala 
Wake you up in the middle of the night 
	Uyandırır seni gecenin ortasında 
Just to hear them say... 
	Sadece onların şunu demelerini duymaya... 
Welcome to the Hotel California 
	California oteline hoşgeldiniz 
Such a lovely place 
	Ne kadar hoş bir yer 
Such a lovely face 
	Ne kadar hoş bir çehre 
They livin' it up at the Hotel California 
	Otel California'da yaşarlar şaşaa içinde 
What a nice surprise, bring your alibis 
	Ne kadar güzel bir sürpriz, getirir bahanelerinizi 
Mirrors on the ceiling, 
	Aynalar tavanda 
The pink champagne on ice 
	Buzda pembe şampanya 
And she said 'We are all just prisoners here, of our own device' 
	Ve o dedi ki; "burada hepimiz sadece mahkumlarız, kendi düzeneğimizin" 
And in the master's chambers, 
	Ve ana salonda 
They gathered for the feast 
	ziyafet için toplandılar 
The stab it with their steely knives, 
	Çelik bıçaklarıyla onu doğradılar 
But they just can't kill the beast 
	Fakat canavarı öldüremezler 
Last thing I remember, I was 
	Hatırladığım son şey, benim 
Running for the door 
	Kapıya koştuğumdu 
I had to find the passage back 
	Geçidi tekrar bulmalıydım. 
To the place I was before 
	Daha önce bulunduğum yere açılan 
'Relax,'said the night man, 
	"Rahatla" dedi adam 
We are programmed to receive. 
	Varmak için programlandık 
You can checkout any time you like, 
	İstediğin zaman kontrol edebilirsin 
but you can never leave! 
	Ama ayrılamazsın asla!